Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin Follow my blog with Bloglovin

25 Ocak 2020 Cumartesi

Alman Askeri Misyonu ve Osmanlı-Almanya Yakınlaşmasının Figürleri



     Osmanlı Devletinin “inhitat” yani gerileme devrine girmesiyle birlikte, zayıflayan alanlardan birisi de, ordu idi. 19 yüzyılda Avrupa’daki gelişmeler ile birlikte, silah sanayinde yaşanan ilerlemeye ayak uydurmakta geri kalınca, bir zamanların ihtişamlı Osmanlı askeri kuvveti güç kaybetmeye başlamıştı. Geç kalınan trene yetişmek adına ilk adımı atan Sultan 2. Mahmut, baş belasına dönüşen başıbozuk Yeniçeri Ordusunu lağvetmiş ve “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” kurmuştu ancak bunlar yeterli değildi. Anlı şanlı Prus askerlerin, yavaş yavaş da olsa Osmanlı ordusunda göreve başlaması bu döneme rastlar. Hatta bu erken dönem gelenlerden birisi, askeri dehası ve stratejileri ile nam salmış Feldmareşal Helmuth Karl Bernhard von Moltke idi.

     Yıllar sonra, 93 Harbi olarak bilinen (1877-1878 Rus-Osmanlı Savaşı) hezimetin akabinde imzalanan Berlin Muahedesi, Osmanlı-Alman ilişkilerinde yeni bir dönemi başlattı. Çünki bu antlaşma sırasındaki Alman tavassutu, Osmanlı lehine görünüyordu. Berlin Antlaşmasının getirdiği bu ortam, daha yeni Sultan olan 2. Abdülhamid Hanın her alandaki modernizasyon görüşüne paralellik arz ediyordu. Zira çok zaman geçmeden Halife, ordunun ıslahı için Almanlardan askeri bir heyet talep etti. 1880 senesinde yürütülen görüşmeler ile, sözleşme imzalandı. Alman imparatorluk kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturan Prusya Ordusunun Avrupa’daki savaşlarda üstün başarı göstermesi ve çağın gerektirdiği teknik teçhizata haiz olması, zaten yakınlaşma eğilimindeki Osmanlı-Alman ilişkilerinin kilit noktalarından birini oluşturuyordu. Neticede, daha Alman İmparatoru 2. Wilhelm İstanbul’da Sultanı ziyarete gelmeden birkaç sene evvel (1882), Albay Otto Kaehler (Kahler) riyasetindeki subaylar, İstanbul’a gelerek faaliyete başladı. Bu faaliyetler, Sultan Abdülhamid hâl edilene kadar devam etti. Ancak Kaehler Paşa 1885’te ölünce, sonradan heyete dahil olan Baron von der Goltz sorumlu oldu. Ordudaki bu toparlanma çabalarının ilk teste tabi tutulduğu yer, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı idi. Alman silahlarının da kullanıldığı savaş, 30 gün içerisinde (30 Gün Savaşı olarak da bilinir bu yüzden) tam bir zafer ile neticelenmişti.
Alman İmparatoru II. Wilhelm İstanbul ziyaretinde
yanında Enver Paşa ve Sultan V. Mehmed

     Tabi son halife diyebileceğimiz Abdülhamid Han-ı Saninin İttihatçılar tarafından tahttan uzaklaştırılması, ülke için tam bir felakete dönüşürken, hızlı bir toprak ve itibar kaybı yaşandı. Sultan Mehmed Reşad’ın ipleri, abisi Abdülhamid gibi çekememesi, devlet yönetimini tamamen beceriksiz ve çıktığı kabuğu beğenmeyen İttihatçıların acemi ellerine düşürdü. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarında yaşanılan hezimetin ardından, devletin son çırpınışları 1. Dünya Savaşına denk geldi. Alman paşaların gözetiminde devam eden ve ivme kazanan ıslah hareketi, birkaç cephede kendini gösterse de, savaşın genel gidişatına kalıcı bir etkisi olmadı.

      Beceriksiz kadrolarının elindeki devletin erozyon ve çözülmesi şiddetli bir şekilde devam ederken, savaş 1914 yılının temmuz ayında patlak verdiğinde, Osmanlı Devleti henüz olan bitenin dışındaydı. Lakin uzun süre bu şekilde kalması kabil değil gibiydi çünki aynı senenin başlarında Harbiye Nazırı, Enver Paşa olmuştu. Kendisi İttihat Terakki Cemiyetinin kurucularından olması bir yana, 31 Mart Olaylarında, Hareket Ordusu içerisindeydi. Paşanın birkaç sene evvelinde, askeri ataşelik münasebeti ile Berlin'de bulunduğu esnada, Prusya-Almanya birleşmesi ile oluşan "Alman İmparatorluğu"nun ordu yapılaşması ve disiplininden etkilenmiş olduğu muhakkak. Zira “Alman Askeri Misyonu” olarak bilinen Osmanlı-Alman işbirliği, kendisinin Harbiye Nazırlığı döneminde yaşandı. Ancak şunu da belirtmek lazım, kuvvetlenen bu ilişkiler, daha 1913 yılında, yani Enver Paşa nezaret gelmeden evvel fiilen başlamış, Liman von Sanders komutasındaki bir grup Alman subay, Enver Paşa nezarete getirilmeden sadece 20 gün evvel, Türk Ordusunda ıslahat faaliyetine başlamıştı. Osmanlı-Almanya İmparatorluğu yakınlaşmasının ilk göstergesi olarak, Alman subaylar ordumuzda müşavir olarak vazifelendirildi. Silahlı kuvvetlerde bir sürü değişikliğe gidildi.

     Ne var ki, askeri ıslahat hamlesinin daha sekizinci ayında, Cihan Harbi patlak verdi. Avrupa’daki savaşın başlamasının üstünden daha bir ay bile geçmeden, kendisi de bir İttihatçı olan Sadrazam Said Halim Paşa'nın yalısında, Enver Paşa'nın da hazır bulunmasıyla imzalanan gizli ittifak anlaşması, Osmanlı'yı tamamıyla Almanya'nın kucağına atmış oldu. Artık Devlet-i Osmaniye'nin savaşa fiilen dahil olması an meselesiydi. Fitilin ateşlenmesi için ise fazla beklemeye gerek kalmadı. Sonradan Yavuz ve Midilli isimlerini alacak olan iki adet Alman kruvazörün (Goeben ve Breslau), peşlerinde İngiliz savaş kruvazörleri olduğu halde, Enver Paşa'nın şahsi talimatıyla İstanbul Boğazından geçip Karadeniz'e ulaşması, sonun başlangıcı oldu. Enver Paşa'nın bir sonraki zaafı ve yanlış kararı her şeyi mahvedecekti, zira Karadeniz'deki bu iki kruvazörün amiraline, Rusya'ya saldırma emri vermişti.

     Alınan bu kararlar, devletin yıkılması ile neticelenecekti bilindiği üzere. Devlet ortada kalmayınca, askeri misyon da haliyle dağılmış oldu. Tabi ki hepsini yazmamız mümkün değil ama topraklarımıza gelen, zikre şayan (ilk ve sonraki dönem) bazı Alman subaylarına göz atalım:

     Helmuth Karl Bernhard von Moltke: Mareşal Moltke, 1835-39 yılları arasında gözlem ve eğitimlerde bulunup, müşavirlik yaptı. Sonradan Prusya’ya döndüğünde, girdiği savaşlarda üstün başarılar gösterdi. 1857’den sonra Prusya, Alman İmparatorluğunun teşekkülünün ardından da Almanya Genelkurmay Başkanlığını, tam otuz sene idare etti. Almanya’nın yükselen bir güç olmasında büyük katkısı olan Otto von Bismarck ile birlikte çalıştı. O Moltke ki, Sultan 2. Abdülhamid, 90. doğum günü münasebetiyle, kendisine tebrik mesajı dahi yollamıştır.
üç Prus efsanesi: Bismarck,
Albrecht von Roon, Moltke

     Colmar von der Goltz: “Golç Paşa ya da Goltz Paşa”. Osmanlı ordusu modernizasyonu esnasında, bizim topraklara gelenlerden. Bilhassa subayların yetiştirilmesinde katkısı oldu. Prus yapılanmasının temel taşlarındandır. Ordunun eksikleri ile alakalı rapor hazırlamış ve iyi niyetle çalışmıştır. Osmanlı, 1. Dünya Savaşı girince, 6. Ordu Komutanlığına getirilmiş ve 1916'da tifüsten ölünceye kadar, İngilizlere karşı başarılı bir mücadele vermiştir. O tarihlerde yüzümüzü nadiren ağartan galibiyetlerden biri olan ve kendisinin planladığı Kut-ül Amare zaferinin kazanılmasını göremedi. Mareşal rütbesi vardı ve ünü dünyaya yayılmıştı. Krupp ve Mauser gibi Alman silah markaları, onun inisiyatifinde askerlerimize verildi. 1883-1897 arasındaki ilk hizmet döneminden sonra, 1908’de tekrar gelmiş (aralarda Alman İmparatorluğunun verdiği diğer vazifelerde de bulunsa) ve ölümüne kadar kalmıştır. İstanbula’a defn edilmek istediğinden, naaşı Bağdat’tan getirilmiş, Tarabya’daki Alman Askeri Mezarlığına gömülmüştür.
Fesli Goltz Paşa

     Fritz Bronsart von Schellendorf: 1914 - 1917 yılları arasında, Erkan-ı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) yapan general. Yaptığı icraatlar arasında en dikkat çekenlerinden birisi; Osmanlı Ordusunu Alman karargahına bağlaması oldu. Bu da, ordumuzun neredeyse tüm harp boyunca, Alman Genelkurmayı tarafından idare edildiği anlamına gelir. Filistin Cephesindeki mağlubiyetler ve Kudüs’ün İngilizlerce işgali akabinde, görevinden alındı. Sarıkamış Faciasına sebebiyet verecek harekat planına da katkısı vardır.
Askeri Misyonun subayları: Schellendorf, von Sanders,
von Feldmann, Erich Weber

     Otto Liman von Sanders: Osmanlı'nın son dönem yabancıları arasında, ismi en çok zikredilen askerlerden birisi. Alman Askeri Misyonun başı ve önce 1. Ordu komutanı idi. Adının çok anılmasının başlıca sebebi de, Çanakkale Savaşı sırasında o cepheyi de içine alan 5. Ordu komutanı olması ve bu savaşın bizlere bir şekilde "zafer" diye yutturulmaya çalışılması. 300 bin, hatta bazı kaynaklarda 400 bine yakın vatan evladının şehit edildiği, Abdülhamit Hanın özenle yetiştirdiği askerlerin "cömertçe" telef edildiği ve neticesine bakıldığında, işimize yarar görünen hiçbir neticenin alınmadığı bir savaşın komutanı kendisi. Daha sonra, von Falkenhayn’ın yerine komutanlığını yaptığı Filistin Cephesi de çökünce, memleketine döndü.

     Hans von Seeckt: von Schellendorf'un yerine 1917'de Genelkurmay Birinci Başkanlığına getirildi. Osmanlı'ya gelene kadar elde ettiği askeri şöhret pek işe yaramadı, zira bir şey yapamadan, Mondros Mütarekesinin imzalanması akabinde, Almanya'ya avdet etti.

     Erich von Falkenhayn: Eski Prusya Savaş Bakanı ve Alman Genelkurmay başkanı. Filistin-Suriye-Irak  hattını müdafaa etmek için "Yıldırım Ordular Grubu" isimli ordunun ilk komutanı. Bu cephenin çökmesinin sorumlularından birisi.
     
     Friedrich Freiherr Kress von Kressenstein: 1. Dünya Savaşı esnasında 8. Ordu Komutanı oldu. İki defa İngiliz ordusunu yenmesine rağmen, üçüncüsünde yenilmiştir.

     Erich Weber: "Weber Paşa" olarak da bilinirdi. 1913’te geldi. Çanakkale Savaşı başlamadan evvel, kendisine "paşa" ünvanı verildi. 1915 Ekiminde Alamanya’ya geri döndü.

     Franz von Papen: Hitler Almanyasına hazırlıkta Şansölye görevinde bulunmadan seneler evvel, Filistin cephesinde 4. Orduda kurmay başkanıydı. 1915'ten 1. Dünya Savaşı bitene kadar orada vazifeliydi. 2. Dünya Savaşında tekrar bu topraklara gelmiş, Nazilerin Ankara Büyükelçisi olmuştur.
Papen Hitler'in karşısında, arka planda da
Joseph Goebbels ve Hermann Göring

     Hans Kannengiesser: 1912’de İstanbul’a geldi. Çanakkale Savaşında bulunan subaylardan birisidir ve burada yaralanmıştır.

     Wilhelm Souchon: Osmanlı Donanmasına sığınan meşhur Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) gemilerinin komutanı iken, daha bu savaş gemileri gelir gelmez, Osmanlı bayrağını çekerek hemen Karadeniz'in kuzeyine yönelip, Sivastopol ve Odessa limanlarını bombalayan ve haliyle Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşına girmesine sebep olan kişi.

     Otto von Feldmann: Genelkurmay 1. Başkanlığı ve akabinde 1. Ordu Kurmay Başkanlığı yaptı. Nazilerin esip gürlediği yıllarda Reichstag’da bulundu.

     Guido von Usedom: 1. Dünya Savaşı sırasında amiral olarak Osmanlı donanmasında hizmet etti. 1914’te geldi. Çanakkale Boğazında faaliyetlerde bulundu. Çanakkale Savaşının ardından, Prus-Alman geleneğin en prestijli madalyası olan “Pour le Merit Nişanı”nı aldı.

     Johannes Merten: Emekli olduğu halde, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunda aktif göreve tekrar başladı. Çanakkale Savaşında bulununan amirallerdendir.

Soldan sağa: Amiral von Usedom, Kayzer Wilhelm,
Enver Paşa, Johannes Merten Gelibolu Yarımadasında


8 Aralık 2019 Pazar

Siyahlara Yönelik Sovyet Propagandası



     Sosyalizm fikriyatının 20 yüzyıl başlarında bir devletin resmi ideolojisi olması ile birlikte, uluslararası dengeler ve ilişkiler tamamen değişti. Avrupa’dan Japonya’ya kadar uzanan devasa Rus topraklarının, 1. Dünya Savaşı hengamesinde Bolşevik İhtilaline boyun eğmesinin en belirgin neticesi bu olmuştu. Kapitalizmin hem de vahşisini yaşayan batıya mukabil, süslü söz ve vaatlerle üzeri örtülmüş yalanların hakim olduğu Sosyalist-Komünist doğu bloku yükseldi.

     Bu Sosyalist-Komünist doğunun en üstünde durduğu şeylerden birisi, propaganda idi. Marksist-Leninist öğretiyi yerleştirmek ve kaçınılmaz olarak dünyaya yaymak, yeni yeni müttefikler bulmak için, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bunun üstünde ehemmiyetle duruyordu. Bunu kuvvetlendirmek adına da, karşısına çıkan fırsatları kaçırmıyordu. Bu fırsatlardan birisi, siyah renkli insanlara bilhassa Amerika Birleşik Devletlerinde yapılagelen muamele idi. Köleliğin kaldırılmasının üzerinden bir asırlık bir sürenin geçiyor olmasına rağmen, cilt rengi farklı insanlara uygulanan ayrımcılık, tam da Sovyetlerin istediği cinstendi. Zira pompalamak istedikleri algı çok basit ama bir o kadar da vurucuydu; “Kapitalist dünya insanlara renklerine göre yaklaşır, eğer siyahsan ikinci sınıf vatandaşsındır.... Sosyalizm çok güzel, gelsene!”
Lenin Rusyası tüm renklere kucak açıyor!
tabi yersen

     Sosyalist Rusya’nın siyahlara yaklaşımı ve bunu propaganda malzemesi olarak kullanmaya başlaması, ihtilalin hemen arkasından başlar. Zencilerin bariz bir şekilde öne çıkarıldığı afiş ve posterler, daha 1920’lerde görülmektedir. Sovyetler-ABD propaganda atışmasının kilometre taşlarından olması hasebiyle şu anekdotu aktarmakta fayda var: Giderek artan Sovyet propagandası karşsında Amerikalılar, SSCB'deki insan haklarına dikkatleri çekmek isterken, Ruslardan şöyle bir cevap almışlardır; “Siz de zencileri linç ediyorsunuz!” (bu kalıp, özellikle Stalin zamanında çok kullanılırmış)
meşhur "Siz de siyahları idam ediyorsunuz!"

     Amerikalı siyah elitlerin Sovyetlerin propagandasından etkilenmesi bir tarafa, 1919 yılında Chigaco’da tesis edilen “Amerikan Komünist Partisi”, Afrikalı-Amerikalıların adeta sığınağı olmuştu. Zira parti, özellikle çalışan siyahların haklarını koruma konusunda cesur adımlar atıyordu (ilk kuruluşunda hemen hemen hiçbir siyahın teşkilatta olmadığını belirtmiş olalım). Amerikalı siyahların o dönem en etkin isimlerinden Otto Huiswoud ve Claude McKay, Bolşevik İhtilalin hemen akabinde, Komünist Enternasyonalin 4. Dünya Kongresi vesilesiyle soluğu Moskova'da almış, bu ziyaretlerinden çok etkilendiklerini belirtmişlerdir. Ancak bu kongreden evvel, özellikle “Jim Crow Kanunları” altında kırılan siyahlara yönelik propaganda için, Bolşevik rejim 300 bin dolarlık bir bütçe bile ayırmıştı.
Dünya Kadınlar Gününde tüm renkler

     ABD'yi 1929'da etkisi altına alan Büyük Ekonomik Buhran da, Ruslar için fırsattı. Sovyet yönetimi, ekonomisi bozulan Amerika'da daha da ezilen zencileri, yaşamak ve çalışmak üzere kendi ülkelerine davet etti. Bu davete sadece birkaç yüz siyahın icabet ettiği biliniyor. Yine aynı zamanlarda, ırkçılık ve zenofobiyi anlatan bir film yapma projesi çerçevesinde, ABD'den siyah sanatçılar çağrıldı. “Black and White” (Chernoe i Beloe) adı ile ve büyük umutlarla gösterilmek istenen film projesi, hayata geçirilemedi (Harlem Rönesansının önde gelen isimlerinden meşhur şair Langston Hughes de projedeydi). Soğuk Savaşın ilerleyen yıllarında da, Sovyetler bir bahane ile, Amerika'daki her ırkçı olayı propaganda malzemesi olarak kullanmaya devam etti. Bunlar bir diğeri de, 1931 yılında trende iki tane beyaz kadına tecavüz ettikleri iddiası ile, idama mahkum edilen 9 zenci çocuğun karıştığı, senelerdir tartışılagelen “Scottsboro Boys” olayı idi.
"Şu zinciri al biraz da sen taşı!"

     SSCB’nin bu ilk hamlesinden sonra, zulmü ve kan dökücülüğü ile dillere destan olan Stalin zamanında ülke tam manasıyla üstü açık hapishaneye dönüşürken, siyahlara yönelik propaganda 50’lerin sonunda tekrar hız kazandı çünki Afrikada’da, ülkelerin yer altı ve üstü ne varsa her şeyini sömüren Batı devletleri, teker teker kovulmaya başlanmıştı. Nikita Kruşçev idaresindeki Sovyetler Birliği için bu da başka bir çıkar kapısı olabilirdi. Ayaklanma halindeki yerlere silah yardımının yanı sıra, Afrikalı gençler Rusya’da eğitime gidip, Sosyalizmi yerinde müşahede ediyordu. Namibya, Kongo, Angola, Cezayir, Mozambik, Mısır bu ilişkide daha öne çıkarken, Moskova’da tedrisattan geçen gençler, sonradan hükumetlerde etkin vazife alıyordu.
"Moskova'ya gelin!"

     Üçüncü Dünya ülkeleri ile ilişkileri kuvvetlendirmek, pekiştirmek adına 1960 yılında Moskova'da, “Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi” kuruldu. 1961 başında, Kongo'nun bağımsızlığı ve Belçika sömürgesi olmaktan çıkması için mücadele veren Patrice Lumumba'nın öldürülmesi akabinde, onun adını yaşatmak için üniversiteye ismi verildi. Aslında üniversitenin kurulmasının gayesi belliydi; Soğuk Savaşın şiddetlendiği uluslararası sahada, Afrikalı gençleri Sosyalizme uygun olarak yetiştirip, onları kendi devletlerinde, çeşitli yönetici kademelerine getirmek. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Namibya eski cumhurbaşkanları başta olmak üzere, birçok Afrika ve hatta Orta Amerika ülkelerinin en üst düzey siyasetçileri buradan mezun olduğuna göre, bu gayeye kısmen de olsa ulaşılmış olduğu meydandadır (çılgın Fidel Castro ise doğrudan 300 bin asker göndermişti Afrika'ya yardım olarak, o da başka mesele). Halen Filistin Devlet Başkanı olan Mahmud Abbas da, bu üniversitenin tedrisinden geçmiştir.
"Afrika mücadele ediyor!"

     Ancak Sosyalizm akımının ömrü, dünya genelinde fazla olmadı ve 70 senede pili bitti. Bunun çökmesiyle, Rusların pek de öylesine zenci hayranı olmadığı, hepsinin zorlama bir devlet politikası olduğu da ortaya çıktı. Zira Rusya'daki zenofobik saldırılar, 90'lardan sonra arttı. Hatta yapılan araştırmalar, son senelerde yükselişte olduğuna işaret ediyor. Bunda mülteci akınlarının hemen her yerde artması baş sebep olarak belirtilebilir ise de, normal şartlar altında zaten yabancı düşmanlığı Ruslar arasında yaygın. Batının uyguladığı ambargonun, milliyetçiliği körüklediği de aşikar. Bu bağlamda, çeşitli Rus şehirlerinde okumaya gelen siyah renkli talebelerin birçoğu, hava karardıktan sonra, bilhassa ıssız yerlerde olmamaya dikkat ettiklerini belirtiyorlar. Bu da demek oluyor ki, Sovyet idaresinin yaptığı veya yapmaya çalıştığı propaganda, sadece bir göz boyama girişiminden ibaret olup, halk tabanında ciddi bir karşılık bulabilmiş değildir.
60'lardan, çocuklara yönelik posta pulu 

3 Aralık 2019 Salı

1967 Detroit Ayaklanması (12 Sokak İsyanı) ve 1967'nin Uzun Sıcak Yazı



     1960’lardaki dünyayı düşündüğünüzde, insanların renklerinden dolayı hala ikinci sınıf muamalesi gördüğü gerçeği karşısında şaşırabilirsiniz. Ve bu renk ayrımının, 2. Dünya Savaşı sonrası tüm dünyanın yeni patronluğuna soyunan ve çoğu zaman terakkinin sembol isimlerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletlerinden geldiğini öğrenmek, şaşkınlığınızı daha da arttıracaktır. Ama ne yazık ki durum bu. Hitler öleli on beş seneyi geçtiği halde, bu ülkede hala köleliliğin etkileri devam ediyor, cepleri şişkin, ağzı purolu beyazlar, daha düne kadar sahip oldukları siyahi kölelerin, hemen öylece “salıverilmesine“ bir türlü sıcak bakmıyordu.

     ABD’nin tarihine çok kabaca baktığımızda, geniş ve her türlü iklime, coğrafi şekle haiz topraklara yayılmış olmanın bahşettiği etkileri rahatlıkla görebiliyoruz. Bunların başında şüphesiz, merkezi otoriteden uzak olarak, bireyselliğin ve bireysel yaşamı korumanın olduğunu görürüz. Daha ilk yerleşimlerle birlikte, hem düşman bildiklerine hem de tabiatta önlerine çıkan her türlü vahşi hayvana karşı kaçınılmaz olarak gelişen ferdi silahlanma içgüdüsü, kolluk kuvvetlerinin insan haklarını koruma konusundaki hakimiyetinin artmasına rağmen, 20. yüzyıl ile birlikte devam etmiştir. Bugün bile, silahlanma rakamlarının son derece yüksek olması, Amerika’nın en dikkat çeken yanlarından birisidir (yüksek bir mahkemenin bireysel silahlanmanın anayasanın ikinci maddesi ile korunduğunu belirtmesini unutmayalım). Oysa sosyal adaleti temel alan (ya da aldığını iddia eden diyelim) Avrupa ülkelerinde bireysel silahlanma ise, katı kurallarla kontrol edilme seviyesindedir.

     ABD’nin bir başka özelliği, yine daha ilk yerleşimlerle birlikte kendini gösteren köleliktir. Uçsuz bucaksız çiftliklerde çalışacak eleman sıkıntısı çeken bu toprakların “yeni yerlileri” çözümü, “Kara Kıta”dan getirdikleri siyah renkli “sudan ucuz işçiler”di. E nasıl olsa dur diyen yoktu ve bunları bir şekilde kullanmak kolaydı… Onlar da kolay yolu seçtiler ve karın tokluğuna (karınları ne kadar doydu o ayrı konu) çalışacak siyahları, gemilere “tıkıştır”dıkları gibi, önce köle pazarlarına, ardından da tarlalara sürdüler. “Kuzey-Güney Savaşı” olarak da bilinen “Amerikan İç Savaşı”nın, temelde köleliliğin kaldırılması etrafında döndüğünü zikredersek, bu kurumun ne denli büyük ve etkileyici olduğu konusunda bir fikir verecektir.
köleler gemiye "dolduruluyor"

     Öyle veya böyle, savaş neticesinde kölelik kaldırıldı. Ancak ortada, daha düne kadar insan gözüyle dahi bakılmayan, sadece ayak işleri yapmış olan siyahların topluma entegrasyonu vardı. Bu entegrasyon da hemencecik olacak bir şey değildi tabi ki, böylesine köleliğe alışmış bir cemiyette. Ve nitekim, renklilerin Amerikan toplumuna intibakı, bir asrı da aşacak bir sürece girdi. J.F. Kennedy'nin, suikaste kurban gitmeden evvel hazırladığı ve 1964 yılında yürürlüğe giren Medeni Haklar Yasası, durumu en azından kağıt üstünde düzeltmiş gibi görünse de, bilhassa siyahlara karşı olan ön yargı ve gizli nefret, bir şekilde günümüzde dahi rahatlıkla görülebiliyor.
"I have a dream" demek suretiyle tarihi konuşmalardan birine
imza atan Martin Luther King Jr.

     Bu tarihi bilgileri üst üste koyduğunuzda ve yanına “insan hakları” kavramının hızlıca hayatımıza girdiği 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonraki dünyayı da eklediğinizde, 1960’ların Amerikası’nda zenci olmanın nasıl bir şey olacağını aşağı yukarı kestirebilirsiniz. Malcolm X, Martin Luther King Jr, Nation of Islam, Sivil Haklar Hareketi, Elijah Muhammad, Louis Farrakhan hatta Muhammed Ali isimleri de bu şekilde, biraz daha anlamlı gelecektir (bir türlü bitmek bilmeyen ve beklenmedik derecede can almaya devam eden “Vietnam Savaşı” da bonus).

Tüm bu toparlamadan sonra, gelelim asıl konuya:

     Michigan Eyaletinin en büyük şehri olan Detroit, otomobilin insan hayatına girişi ile birlikte, Amerikan otomobil sanayisinin merkezi konumuna gelmiş ve hatta “Motor Town” ve kısaca “Motown” olarak adlandırılacak kadar bununla özdeşleştirilmişti (bu devasa otomobil imalat fabrikalarında ağırlıkla kimler çalışıyordu bir tahmin edin). Lakin her şey, 1967’nin sıcak bir yaz gecesinde değişecekti.
Detroit İsyanda

     22'yi 23 Temmuz'a bağlayan 1967 gecesinin ilerleyen saatlerinde, içki satma ruhsatı olmayan 12. Sokaktaki bir eğlence mekanına gelen polis, baskın yapmak niyetindedir ve içeride fazla insan olmadığı için işinin kolay olacağını düşünür. Kolluk kuvveti, içeride birkaç kişiyi göz altına almayı beklerken, “Vietnam Savaşı”ndan taze gelmiş iki askerin dönüşünü kutlayan 82 kişi ile karşılaşır ve alelacele hepsini tutuklamaya karar verir. Ancak bu kadar insanı alıp götürmek kolay değildir ve buna hazırlıkları olmadığı için, taşıma vasıtaları gelene kadar, siyahların oluşturduğu kalabalık olay mahalline birikmeye başlar. Sıhhatli bir empati yapabilmek adına, yazının başındaki bilgileri şimdi zihninizde gezdirin ve sabah karşı elleri kelepçelenen yüze yakın renktaşınızın, tekere teker polis arabalarına doldurulmaya çalışıldığına şahit olun… Artık her şey ufak bir kıvılcıma bakar ve kalabalığı kışkırtanlardan birisinin, polise şişe fırlatmasıyla isyan başlar.

     Polis araçlarının olay yerinden ayrılmasından sonra, kalabalık mağazaları yağmalamaya koyulur ve pazar günü olması dolayısıyla, güvenlik kuvvetleri toparlanmakta gecikir. Müdahalenin gecikmesi, yağma olaylarının genişlemesine meydan bırakır. O günün akşamında,sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Ancak isyan, buna rağmen genişlemeye devam ederken, pazartesi günü ortalık yangın yerine döner. Polis bazı göstericileri tutuklasa da, sayı olarak kafi değildir.
ABD için alışılmadık bir durum:
silahlı askerler polis vazifesinde


     Polisin yeterli olmadığı görülünce, başkan Lyndon B. Johnson Amerikan askerlerinin ayaklanmaya müdahale etmesini onaylar (siyasi bir çekişme yüzünden bu kararın geciktiği ve böylece hadisenin zapturapt altına alınmasının uzadığı bilinmektedir). Asker duruma el koymaya çalışırken, ortamın kaosu ve gerginliğinde, polis birçok yerde görevini aşacak hareketlere girişir. O gün bir de,Kathryn Bigelow'un yönettiği "Detroit" filminin bel kemiğini teşkil eden Algiers Motel Olayı yaşanır. Üç tane siyah gencin dövülerek öldürüldüğü, diğer dokuz gencin feci şekilde dövülüp aşağılandığı vak'a, ırkçı beyaz polislerin işiydi (bunu yapan üç polis ceza almadan yırttı sonra). Olay kısaca, gençlerden birinin yarış tabancası ile havaya ateş etmesi ve asayişin bunu keskin nişancı atışı zannederek otele baskın vermesi idi. Birbirine arka çıkan ırkçı polislerin hadiseyi büyütmesi, işi çığırından çıkaran nokta olmuştu.
Algiers Motel Olayında öldürülen gençler


     Silahlı kuvvetlerin etkisini artırmasıyla, perşembe günü şiddet azalmaya başlarken, 28 temmuz 1967'de hadiseler tamamen yatıştı. Yatıştı ancak geride 33'ü siyah, 43 ölü ve binlerce yaralı bırakarak. “1967'nin Uzun Sıcak Yazı” adıyla tarihe geçen ve ırk temelli 159 isyan silsilesinin en kanlı halkasıydı. Sonrasında, otomotivin kalbi olan Motor Town bir daha belini doğrultamadı. Bir zamanların çok kazanan rüya kenti, ayyaş, uyuşturucu bağımlısı ve eşkıyaların toplanma yeri oldu. 12. Sokak Ayaklanmasıolarak da bilinen ve altı gün süren olaylar, 20. yüzyıl Amerikası'nın yaşadığı en kanlı hadiselerden birisi başlığı ile tarihe geçti.
Kathryn Bigelow'un Detroit filminden
Algiers Motelde sorgulanan siyahiler