Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin Follow my blog with Bloglovin

18 Haziran 2026 Perşembe

Kuru Hamasetten Ruhsuz bir Gençliğe: Bir İflasın Anatomisi... Çeyrek Asırlık Türk Sağı için Zeval Vakti Yaklaşıyor mu?


Makaleye bu kadar sert bir hükümle başlamak istemezdim ama sanki bazen, sonda söylenecek sözü, başta söylemek lazım: Türkiye sanki ucu bucağı görünmeyen bir çıkmaza, koyu bir karanlığa doğru sürükleniyor! Şöyle böyle çeyrek asırlık bir Ak Parti iktidarı, Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk fiziki veya siyasi tökezlemesi ile birlikte tarihe karışacak gibi duruyor. Geçen onca zamana, elde edilen devasa devlet gücüne mukabil, şark usulü bir “lider partisi” hüviyetinden bir türlü kurtulamayan bu yapı, muhtemelen bir sonraki seçimle birlikte veya hemen akabinde, tarihin tozlu raflarındaki yerini alacak. Tabi ki 25 senelik kesintisiz, tek başına bir iktidar, Türkiye gibi fay hatları oynak, darbelerle malul bir memleket düşünüldüğünde, yaşı 45-50 üzeri olanlar için zamanında ancak hayal mesabesinde bir şeydi. Bunu muhafazakar veya bir şekilde muhafazakar/mukaddesatçı görünen bir kadronun başarabilmesi ise işin sosyolojik olarak en enteresan tarafıydı. “İdi” diyoruz, zira artık bu görkemli dönem için geçmiş zaman kipi kullanmak, realiteyi okuyan her akıl için en yerinde tercih olacaktır.

Peki, sağcı muhafazakar yaklaşımı göz önüne alacak olursak, bu kadar karamsar olmayı gerektirecek sebepler ne olabilir ki? Halbuki sağ basın, neredeyse her gün, milli müdafaada gerçekleştirilen İHA’ları, SİHA’ları, yeni buluş, silah ve teknikleri ileri sürerek, türkiyenin çağ atladığını, düşman ülkeleri çatır çatır çatlattığını ve önümüzde “kallavi bir Türk asrının” bizi beklediğini, her şeyin toz pembe olacağını yazıyor çarşaf çarşaf. Üzgünüm ama bunları yazanlar, havuz medyasının reklam pastasından kapmak, iktidar çevresine daha fazla yanaşabilmek ve ferdi olarak düşünecek olursak, paye kapmak ve tabiri caizse yolunu bulmak gayesine hizmet ediyor gibi duruyor. Şu ahvalde, “kral çıplak” diyecek bir babayiğit olmadığı gibi, muhtemelen bunu dinleyip dikkate alacak bir merci de yok. Zira sadece savunma sanayini güçlendirmekle, bir memleket tam manasıyla ileriye gidemez. Bu zaten bulunduğunuz coğrafyayı korumanın, olmazsa olmaz bir mütemmim cüzüdür. Eskilerin deyişiyle, “İster isen sulh-u salah, hazır ol cenge” (sulh istiyorsanız, harbe hazır olmalısınız) düsturu, bizim gibi jeopolitik bir ateş çemberinde yer alan ülkeler için gayet pratik ve bir o kadar da tesirli bir formüldür. Ha, Ak Partiye kadar bu konuyu onlar kadar ciddiye alan olmamıştı, dolayısıyla tebrik etmek ve şayet mümkünse, devamın gelmesini dilemek lazımdır. Yalnız burada unutulmaması gereken iki husus var.

İlki: Milyarlarca dolar sermaye harcayıp geliştirdiğiniz ve düşmanın uykusunu kaçıracağını sandığınız bir silah, karşı tarafın teknolojik bir sıçramayla sahaya süreceği, tek bir parametresi bile daha üstün olan başka bir teknolojiyle bir gecede işe yaramaz hale gelebilir. Keşke mevcut kadroların tüm işleri, milli müdafaaya gösterdikleri cehd ve ciddiyet gibi olsaydı! Fakat ne acıdır ki, iktisadi ve ictimai sahaya baktığımızda vaziyetin hiç de parlak olmadığını, aksine içten içe çürüyen bir yapının varlığını görüyoruz. 

İkincisi ise, ilkinden daha vahim ve kaçınılmaz gibi görünüyor. O da, iktidar değişir değişmez, yapılan devasa yatırım, buluş ve silahların, en azından görmezden gelinmesi ve hatta gözden çıkarılması... Ki, tarihimize baktığımızda, bunun gerçekleşeceği endişesi, insanı kaplamıyor değil!

Tarihi Döngüler ve Kırılmalar: Bir Milletin Tekerrür Eden Kaderi

Mevzuya tarihi bir derinlik katmak, bugünkü gidişatı anlamak adına elzemdir. Bizim topraklarımızda, bilhassa son 200-250 senedir iktidar değişmeleri ve rejim dönüşümleri her zaman çok keskin, yıkıcı ve alabildiğine inişli-çıkışlı olmuştur. Osmanlı döneminde, çöküşün ayak seslerinin iyice duyulduğu 1800’lü senelerden itibaren tarih sayfalarına geçen hadiseler, bugünün mukadderatına da ayna tutmaktadır: 

Yeniçeriler zorbalığa başlıyor ve Üçüncü Selim han şehit ediliyor, İkinci Mahmut han, fitne fücur yuvası haline gelen Yeniçeri ocağını dağıtıyor, Abdülaziz han şehit ediliyor, Batı hayranlığı ile efsunlanmış Jön Türkler, iyiden teşkilatlanmaya başlıyor, Ruslar İstanbul içine kadar geliyor. İkinci Abdülhamid han geliyor ve çökmesi an meselesi olan devlet tekrar, hiç tahmin edilmeyecek şekilde ayağa kalkıyor, millet nefes alıyor ve Halife, memleketine 33 sene canla başla hizmet ettikten sonra, 600 senelik bir devlete ve ananesine hiç yakışmayacak bir biçimde hal ediliyor. Bu olay, esasında tarihimizin en büyük kırılmalarından, zira bundan sonraki gidişat, ara sıra yaşanan ferahlama ve yükselmelere rağmen, hep aşağı doğru. 20. asrın başlaması ile birlikte Memleket büyük bir buhranın içine giriyor, devasa toprak kayıpları, katliamlar derken, basiretsiz İttihatçıların elinde, Birinci Cihan Harbinin yıkıcı neticesi ve dedelerinin kurduğu kendi devletinden kovulan İslamiyet’in son halifesi! Akabinde Osmanlı coğrafyası tamamen talan oluyor, Devlet-i Aliyyenin çıktığı her yerde İngilizler, kendi maşalarını ve idarelerini yerleştiriyor. Memleket, tek parti rejimi altında, iyice Kuzey Kore çakması üçüncü sınıf bir muz cumhuriyeti iken, hiç olmayacak bir şekilde ve yerden Adnan Menderes çıkıyor, müslümanlar nispi bir rahatlamaya kavuşuyor. Ancak bu toprakların makus talihi yine değişmiyor ve başvekil Menderes idam ediliyor. Her “normalleşme” gibi görünen durumlarından arkasından, asker sopasını gösterip yönetime el koyuyor. Sonra, tam her şey bitti derken, Turgut Özal gibi bir babayiğit çıkıp ülkenin hudutlarını açıyor, çok ince bir siyasetle, içerideki dinozorlardan kısmen de olsa milleti kurtarıyor. Sonra işler yine sarpa sarıyor, 28 Şubat falan derken, rüyada görülse bile inanılmayacak bir teveccüh ve süre ile, Ak Parti 25 senelik bir iktidar elde ediyor. Daha bir sürü hadise var zuhur eden ama netice olarak, özetin özetine bile bakacak olsak, çıkış ve inişler arasındaki farklar, birçok devletin ve medeniyetin, tarihlerinde hiç yaşamadığı kadar sert zigzaglı ve kanlı. Rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun deyişiyle; “Yükselmede de rekor bizde, alçalmada da!”

Peki bize bu tarihi hakikat bize ne gösteriyor: Dahildeki kırılmalar ne kadar sert olur ve uzun sürerse, rüzgar döndüğünde, tam ters istikamette, neredeyse aynı şiddette, hatta bazen daha da kesif bir savrulma meydana geliyor. 25 senedir, Erdoğan’ın kuvvetli duruşu ve geri adım atmaması sayesinde, olan biteni içine atan, her kalkıştığında bir türlü istediği neticeyi alamayan, Halk fırkası ve İslamiyet’le şöyle veya böyle problemi olan tayfada o kadar çok stres birikti ki, iktidar, seçim gibi resmi bir prosedürle gidiyor gibi görünse dahi, bu değişim öyle sancısız ve kolay olmayacaktır. Dolayısıyla Ak Partinin, daha doğrusu Erdoğan’ın başkanlığının biteceği, bir vesile ile anlaşıldığı saniyede, eğer Allah bu millete acımazsa, ki acımayı hak etmiyor şu vaziyette, büyük bir çöküş bizi bekliyor. Sağ cenahtan, yeni, toparlayıcı ve güçlü bir lider de, şu an için ortalıkta yok gibi.


Umumi Ahlaki Çürüme ve Gençlerin Durumu

Şimdi, bu kara tabloya milletin mevcut ahvalini de ekleyelim: Uçkur, mide ve zevkinden başka bir şey düşünmeyen, hedonist ve kibirli insanlardan müteşekkil, kuru bir kalabalık! İşyerleri ve mektepler gibi zoraki kalabalıklara karışan ve bir derece usturuplu olan fertler, egolarını şişirecek fırsatı bulur bulmaz, asli hallerine dönüveriyor. Edep ve haya yoksunu, ağzı bozuk gençlerle karşılaşmadan, dışarıda 5-10 dakika geçirmek mümkün değil artık günümüzde! Köy, kasaba, şehir fark etmiyor. Mektep ve üniversiteler, süfli emelleri peşinde koşan, cahil, önünü görmekten aciz, küfran-ı nimet içerisinde, elindekine şükretmekten uzak insanlarla dolu. Başında “milli” yazan eğitim sisteminin iflas etmiş olduğunu söylemeye zaten hacet yok. Filhakika, iktidar, uzun bir süredir, kendine düşman olacak kadroları kendi eliyle, kendi bütçesi ile besleyip, bomboş bir şekilde ortalığa salıveriyor!

Diğer yandan ise internet ve sosyal medyanın yıkıcı sürati de, gençliği yozlaşması ile kolkola aşağı doğru gidişatına devam ediyor. Binaenaleyh, iktidarın desteksiz, yavan ve içi boş “dindar nesil” projesinin tamamen çöktüğü gün gibi ortada! Gençler, İslamiyet ve asıl haliyle Ehl-i Sünnet itikadından, alabildiğince ötelere uçmuş bir surette, memleketin tarih ve duruşundan hayli uzaklarda, vakitlerini nefislerini eğlendirmekle öldürüyor ve yakın bir zamanda hiç de ellerini taşın altına sokacak gibi durmuyorlar. Şu durumda, genel olarak coğrafyamızı esir edecek gibi görünen, nüfus azalmasına, insan sevinse mi üzülse mi karar veremiyor doğrusu!

Cebi Para Gören, "Mufazakar" Kalabilir mi?

Başaşağı gidişatın bir başka indikatörü ve bir o kadar da faili esasında; muhafazakarımız! Üzerindeki tazyik arttıkça kendini ve neslini toparlamaya, dinini öğrenmeye ve yaşamaya gayret eden Türk muhafazakarı, bolca numunesini gördüğümüz gibi, para ve mevki ile olan imtihanda, umumiyetle sınıfta kalıyor. Mesela, Ak Partiye rey veren, ilk dönem sağcıları düşünün... Çoğu, ihtilaller, 28 Şubatlar yaşamış "darbeli" bir nesil ama o nispette de, elindekinin kıymetini bilecek olgunluk ve şükürde. Buna, Ak Partinin ilk dönemindeki sıcak para bolluğu ve iktisadi ferahlamanın yetiştirdiği ikinci nesli koyduğunuzda, yozlaşma hemen kendini belli etmeye başlıyor. Ondan sonraki jenerasyona zaten yukarıda değindik.


Kaht-ı Rical ve Yol Gösterici Eksikliği

Gelelim en kadim meselelerimizden birisine; sağ cenahtaki “adam” kıtlığı! Ta Sultan Abdülmecid’in zamanından miras kalan bu kara bela, bir türlü başımızdan gitmiyor ve hiçbir çözümü yok gibi duruyor. Yani 25 senelik bir iktidar düşünün ki, icraatı döneminde, gençlere ufuk verecek, onlara yön gösterecek, devasa tarihlerini sevdirecek, bin senelik Anadolu kültürünü aşılayacak, milli şuuru besleyecek bir tane mücessem karakter yok… O kadar imkana, üniversiteye, fonlara rağmen üstelik! Görüntü verenlerin kahir ekseriyeti, günü kurtarmanın, cebini doldurmanın peşinde. İdealist olanlar da, ya diğerleri ile aynı kefeye konuluyor, ya erken pes ediyor ya da, “bunlardan bir cacık olmaz” deyip uzlete çekiliyor. Arkası doldurulmayan, sahaya inmeyen, kuru ve hamasi nutuklarla, böyle bir hareketin olmayacağı da çok bariz. Üstelik, şu şaşmaz formülü de göz önünde bulundurunca, realiteyi, her ne kadar acı da olsa kabul etmek daha kolay oluyor: “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz!”

Netice: Bir İflasın Anatomisi

Tarihi döngüler, iktisadi kırılganlıklar ve sosyolojik erozyon bir araya geldiğinde, Türkiye'nin sadece bir siyasi parti değişimiyle atlatılamayacak derin bir krizin eşiğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu kriz, sadece mevcut iktidarın değil, aynı zamanda ülkenin temel dinamiklerinin ve ictimai değerlerinin de muhakemesini gerektirmektedir. Eğer bu derinlemesine analizler ışığında köklü bir zihniyet değişimi yaşanmazsa, Türkiye'nin geleceği, geçmişteki acı tecrübelerin çok daha şiddetli bir tekrarı olma potansiyeli taşımaktadır. Abdülaziz, Abdülhamid ve Vahideddin hanlara yaşatılan rezillikler ve ortada duran “ah”ları, Ak Parti dönemindeki muvakkat rahatlamanın neticesinin çok ağır olacağı emarelerini güçlendirmektedir. 


26 Mayıs 2026 Salı

Sovyet Rusyası Nasreddin Hoca'yı Nasıl Aldı, Dönüştürdü ve Silah Haline Getirdi?


     Konya'ya bağlı Akşehir'de meşhur bir kabir var. Bu kabir, resmiyete ve Türk milli geleneğine göre, Nasreddin Hoca'ya ait. Kendisi 13. yüzyılda yaşamış bir alim, din adamı, nüktedan ve seyyahtır. Her Temmuz ayında kasaba onun şerefine beynelmilel bir festival düzenler. Çok tanınmış bir figürdür... Okul çocukları dahi fıkralarını ezbere bilir. Yani kısacası, Hoca, Türk- İslam tarihinin mütemmim cüzlerinden biridir.

     Şimdi bu realiteden, doğuya, yaklaşık üç bin kilometre öteye, 1943 yazına, Sovyet Özbekistan'ının başkenti Taşkent'e gidelim. Şehir kalabalık, keşmekeş ve daha önce hiç bilmediği bir enerjiyle canlı. Tüm Sovyet film yapım organizması, Nazi ordusunun ilerleyişinden kaçmak için Moskova ve Leningrad'dan buraya tahliye edilmiştir. Yeniden adlandırılan Taşkent Film Stüdyosu'nun stüdyolarında, Yakov Protazanov adında usta bir Rus yönetmen, hayatının son filmi olacak yapımı tamamlamaktadır. Ekranda, sade bir sarık ve yıpranmış bir cüppe giymiş, zayıf, çevik bakışlı genç bir adam, bir eşeğe binmiş olarak Buhara'nın kapılarından girer; bir tefeciyi alt eder, bir emiri rezil eder ve yoksulları özgürleştirir. Onun da adı Nasreddin'dir.

     Bu iki Nasreddin birbirine hiç benzemez. Türk olanı yaşlı, uzun sakallı ve ağırbaşlıdır. Sadece kocaman sarığı bile eşeğinden daha ağır görünmektedir. Sovyet olanı ise genç, hareketli, yıkıcıdır ve açıkça her türlü geleneksel otoriteye karşı, çalışan yoksulların yanında yer alır. Biri, nüktedanlığı ile hafızalarımızda yer alırken; diğeri basbayağı bir silahtır. 

Yerli ve Yabancı Nasreddinler

      Sovyetlerin Nasreddin'e ne yaptığına geçmeden önce, onun onlardan önce nasıl biri olduğunu anlamakta fayda var. Çünkü Sovyet ideolojisinin bu figürü kendi davasına ne kadar kolay kattığı, tamamen onun temel belirsizliğine bağlıydı.

     Nasreddin Hoca, sadece tesadüfen dışarıya yayılmış bir Türk karakteri değildir. En doğru akademik anlamıyla o, folklor uzmanı Ulrich Marzolph'un da deyişiyle, yüzyıllar boyunca İslam dünyasının dört bir yanındaki sayısız mizahi ve hicivli hikayenin giderek atfedildiği bir "odak noktası"dır. Cuha olarak bilinen Arap selefi, hikayenin herhangi bir Türkçe versiyonundan önceki kaynaklarda görünür ve Emeviler (belki de Emevilerin son zamanları ile Abbasi Halifeliğinin başında) döneminde zaten İslami komedi ananesinin bir parçasıydı. İran ve Afganistan'da Molla Nasreddin olarak yaşar. Balkanlar'da onun gelişi, Osmanlı ordularını Avrupa'ya doğru takip etmiştir. Azerbaycan, Kazakistan ve tüm Orta Asya'da Hoca Nasreddin veya "Hoca Nasır" olarak dolaşmıştır: ne ailesi ne de sabit bir adresi olan, ne sınıf ne de ırk sınırlarla bağlı olmayan, eşeğinin üzerinde cevelan eden bir seyyah, toplumsal kuralların dışında bir ruhtur adeta!

    Anadolu kültürünün ona sahip çıkması, tarihi ve arkeolojik kayıtlara dayanır: Akademisyenlerin çoğu onun doğumunu 13. yüzyılın başlarında bugünkü Eskişehir ilindeki Hortu Köyü'ne, ölümünü ise 1284 veya 1285 civarında, Selçuklu başkenti Konya yakınlarındaki Akşehir'e, Mevlana Celaleddin-i Rumi ile aynı dönem ve geniş bölgeye yerleştirir. Dolaysıyla, kendisi hakkında, en ayağı yere basan hayat hikayesi budur. Ancak bu, başkalarının devletlerin, imparatorlukların ve ideolojilerin sevilen halk figürleriyle her zaman yaptığını yapmasını hiçbir zaman engellememiştir.

Sovyet Öncesi Kalıp: Molla Nasreddin Dergisi ve Azerbaycan Laboratuvarı

    Bolşevikler, Orta Asya ve Kafkasya'ya Nasreddin zaten ellerinde olarak gelmediler. Onu, kısmen dönüştürülmüş bir halde, Azerbaycan'ın hiciv basınında buldular. Ve orada gördükleri şey, ona neler yapılabileceğini gösterdi.

     1906'da, Tiflis şehrinde, Celil Memmedguluzade adında bir Azerbaycanlı yazar, haftalık bir hiciv dergisi kurdu ve ona başlı başına bir provokasyon olan "Molla Nasreddin" adını verdi. Dergi, denemeler, şiirler, sahte telgraflar ve karikatürleri birleştiriyordu. Karikatürler, muhtevanın hemen hemen yarısını oluşturuyordu ve Kafkasya'dan çıkmış bir Honoré Daumier'i andıran bir tarzda çizilmişti. Birçok mevzuya yaklaşımı sert ve iğneleyiciydi. Memmedguluzade'nin kendisi bile, çeşitli zamanlarda derginin içeriğine öfkelenen protestoculardan kaçmak zorunda kaldı.

     Dergi, kesintilerle de olsa 1931 yılına kadar Tiflis, Tebriz ve son olarak Sovyet yönetimi altında Bakü'de yayımlandı. Sovyet otoritesi altında devam etme kararı, kendi içinde oldukça açıklayıcıydı: Sovyetler, işe yarar bir alet gördüklerinde onu tanıyorlardı. Derginin din adamlığı karşıtlığı kusursuzdu; formatı, birden çok dildeki okuyucular için erişilebilirdi; ve karakterin adını modernleştirici, sekülerleştirici bir eleştiriye bağlama işini çoktan yapmıştı.

     Azerbaycan dergisinin aslında yaptığı şey, özünde, Nasreddin karakteri üzerinde bir ameliyat gerçekleştirmekti: Espri anlayışını, saygısızlığını, otorite karşıtı enerjisini korudu; ancak Tasavvufi tarafını, ilmş ağırlığını ve "hoca" unvanının teknik olarak ima ettiği karmaşık dini kimliği soyup attı. Sovyetler bu operasyonu, tüm dini içeriği görünmez kılma noktasına kadar derinleştireceklerdi.

Leonid Solovyov ve Sömürgecinin Bakışı

      Sovyet sinemasındaki Nasreddin'in gerçek mimarı Orta Asyalı değildi. Leonid Vasilyeviç Solovyov adında bir Rus yazardı ve onun Nasreddin ile ilişkisinin hikayesi, Sovyet kültür politikasının Doğu'ya yönelik paradoksunu içinde barındırır: gerçek bir sevgi ile bünyevi bir küçümsemenin, samimi bir coşku ile emperyal bir sahiplenmenin birleşimi!

     Solovyov, genç yaşta Özbekistan'a taşındı. Kafasını şekillendirecek yıllarını orada geçirdi, yerel gazeteler için çalıştı ve mahalli folkloru inceleyerek bölgede mufassal seyahatler yaptı. Solovyov'un 1940'ta iki ciltlik "Hoca Nasreddin'in Hikayesi" adlı eserinin ilk kısmı olan "Vozmutitel spokoystviya" (huzur bozucu gibi bir manaya geliyor) yayımladığında, epey alaka gördü. Onun Nasreddin'i, uzun bir sürgünün ardından şehrini yozlaşmış bir emirin, aç gözlü bir tefecinin ve dalkavuk bir din adamı zümresinin pençesinde bulmak için Buhara'ya döner – Sovyet ideolojisinin Doğulu yoksulların düşmanı olarak tanımladığı feodal üçlü. Kendi espri anlayışı ve eşeğinden başka hiçbir silahla donanmamış olan bu Nasreddin, düzenbazlık, rol yapma ve ilham verdiği kaos yoluyla yerleşik düzeni parçalamaya koyulur. 

"Nasreddin v Buhare"
filminin posteri

     Solovyov'un yaptığı şey, ananevi rolü felsefi olan bir figürü – görünüş ile realite, gösteriş ile doğruluk arasındaki uçurumu ortaya çıkaran bilge aptalı – alıp ona politik bir misyon vermekti. Onun Nasreddin'i sadece aptallığı ifşa etmiyordu; sınıf adaletsizliğine karşı savaşıyordu. Bir aktivistti. 1947 film uyarlamasındaki bir sahnenin bu dönüşümü nasıl açıkça ortaya koyduğu görülebilir: Borçtan kurtarılan fakir bir adam Nasreddin'e kazancından bir pay teklif ettiğinde, Nasreddin şu sözlerle iğneleyici bir cevap verir: "Eğer tüm efendiler kârlarını işçileriyle paylaşsaydı, bu dünya ne hale gelirdi? Emir böyle bir düzensizliğe müsamaha gösterir miydi?" Bu bir halk bilgeliği değildir; kostüm giydirilmiş bir Komünist Parti broşürüdür.

     Bazı akademisyenler arasında, Solovyov'un Nasreddin imgesi vasıtasıyla, emiri Stalin'in yerine koyarak Stalinist iktidarı gizlice eleştirdiği yönünde bir görüş vardır fakat belki de doğru bir yaklaşım değildi. Romanında ve bundan esinlenen filmlerin her ikisinde de, "bozulan asayiş" vurgulu bir şekilde emir ve sarayının asayişidir, Sovyet devletininki değil. Solovyov, Sovyet ideolojisinin konumlarını onu baltalamak yerine güçlendirdi. Geniş bir kitle tarafından kolayca okunabilen bir hiciv kullandı ve Doğu'yu kurtarılması gereken bir yer olarak gösteren oryantalist objelerle paketledi.

     Lakin işler 1946'da değişti. Sovyet kültürüne en sevilen Doğulu düzenbazı hediye eden adam olan Solovyov, Sovyet devletine karşı terör eylemleri komplosu kurmakla suçlanarak tutuklandı. Çalışma kamplarına gönderildi ve 1954'e kadar orada kaldı. Nasreddin destanının ikinci cildi olan "Oçarovannyi prints"i (Büyülü Prens) işte bu kamplarda yazdı. 

Sovyet Modeli Nasreddin Filmleri:

     Nasreddin v Buhare (Nasreddin Buhara'da) (1943)İlk Sovyet Nasreddin filmi, İkinci Cihan Harbinin en karanlık anlarından biri olan Ağustos 1943'te, tarihin zorlamasıyla Sovyetler Birliği'nin en aktif yapım merkezi haline gelmiş bir stüdyodan çıktı. Uzbekfilm'in savaş zamanındaki rolü hiç de tesadüfi değildi. Rus stüdyoları Taşkent'e tahliye edilince, şehir Sovyet sinema kurumunun Orta Asya ile yüz yüze geldiği bir kavşak noktası haline geldi. Tahliye edilen Rus yönetmenler, görüntü yönetmenleri ve oyuncular, husule gelen keşmekeş içerisinde, Özbek meslektaşlarıyla birlikte çalıştı.

Nasreddin Buhara'da filminden bir sahne

     Rus sinemasının mühim figürlerinden Yakov Protazanov – kariyeri 1907'ye kadar uzanıyordu, sessiz dönemin bilimkurgu klasiği Aelita'yı (1924) ve 1930'ların önemli komedilerini yönetmişti – Nasreddin'e, dönemin ağır Sovyet yapımlarından ayrılan hafif, neredeyse teatral bir dokunuş getirdi. Başrolü Lev Sverdlin oynuyordu: Bir Orta Asya halk kahramanını, Sovyet seyircisi için Rusça olarak canlandıran bir Rus aktör. Bu oyuncu seçimi, bu filmin aslında kimin için yapıldığı hakkında çok şey söylüyor.

     Konu, Solovyov'un romanını yakından takip eder. Nasreddin eşeğiyle Buhara'ya gelir, çömlekçinin kızı Gülcan'a aşık olur, onu tefeci Cafer'in elinden kurtarır, Şam'dan gelmiş bir bilge kılığında Emir'in sarayına sızar, ayrıntılı bir astrolojik aldatmacayla Emir'i siyasi tutsakları serbest bırakması için kandırır ve son olarak Gülcan'ı haremden kurtarıp çöle kaçar. Her sahne, yozlaşmış güç yapısı ile sempatik yoksullar arasında bir kama sürer. Her şaka, otoritenin hesabına yapılır. Filmin savaş zamanı fonksiyonu basit eğlencenin ötesine geçiyordu. Nasreddin eş zamanlı olarak Özbekçe Kızıl Ordu gazetelerinde de boy gösteriyor, emirlere ve tefecilere karşı kullandığı espri anlayışını, Hitler ve Nazi liderliğine karşı da kullanıyordu. Bu kullanım şuurluydu: Sovyet kültür planlamacıları, Nasreddin'in bir kültür arabulucusu olarak hizmet edebileceğini anlamıştı.

      Pokhozhdeniya Nasreddina (Nasreddin'in Maceraları) (1947): Özbek Sovyet yönetmenlerinden ve Özbekistan'ın ulusal sinemasını kuran önemli isimlerden Nabi Ganiyev'in yönettiği bu hemen çekilen devam filmi, önemli bir değişimi işaret ediyordu. Bu sefer başrol, yaşı, duruşu ve fiziğiyle, Rus Sverdlin'den ananevi Orta Asyalı Hoca Nasreddin imajına çok daha yakın olan ünlü Özbek oyuncu Razzak Hamrayev tarafından canlandırıldı. 

"Nasreddin'in Maceraları" filminin
Rusça posteri

     Ancak ideolojik yoğunlaşma oldukça fazlaydı. Sınıf mücadelesi boyutuna daha ağırlık veriliyordu. Dini otorite, ortamın alelade bir unsuru olarak değil, doğrudan baskının bir ortağı olarak sunuluyordu. Nasreddin'in neredeyse Marksist ekonomik teoriyi dile getirdiği sahne, bilindiği manada tasavvuf terbiyesi almış olması gereken seyyahın, bir devrimci ajitatöre ne kadar kapsamlı bir şekilde dönüştürüldüğünü göstermektedir. Orta Asya geleneğinde hem dini bir unvanı hem de yüksek sosyal ve manevi statüyü belirten "Hoca" adı, tüm orijinal muhtevasından tamamen arındırılmıştı.

     Nasreddin v Hodjente, ili Ocharovannyi prints (Nasreddin Hucend'de yahut Büyülü Prens) (1959): Solovyov'un ikinci romanından uyarlanan 1959 Tacikfilm yapımı, Amo Bek-Nazarov ve Erazm Karamyan tarafından yönetildi ve verilmek istenen mesajlar yine hafiften değişti. Burada politik didaktizm biraz yumuşadı ve masal boyutu genişledi: Film, "Binbir Gece Masalları" kıvamına geldi ve şark egzotizmi ön plana çıkarıldı. Nasreddin, genç aşıklara yardım eden, politik olarak sivrilmekten ziyade bilge ve nazik, orta yaşlı bir adam olarak göründü. Film, Stalinist kültürün sert ideolojik kenarlarının törpülendiği Kruşçev çözülme döneminde yapılmıştı ve bu nispi rahatlama, filmin daha az doktriner tonunda kendini gösterdi.

"Nasreddin Hucend'de" filminin posteri

     12 mogil Khodzhi Nasreddina (Hoca Nasreddin'in On İki Mezarı) (1967): Bu film, Sovyet Nasreddin külliyatı içindeki en çarpıcı numunelerden biridir. Klementiy Mints tarafından yönetilen ve Tacikfilm'de üretilmiş olan bu film, kendisinden öncekilerin hiçbirinin denemediği bir hamle yaptı: Nasreddin'i Orta Çağ ortamından çıkarıp çağdaş Sovyet Duşanbe'sine yerleştirdi. Tarihi masalın çerçevesini kıran film, folklorik karakteri modern Sovyet realitesiyle karşı karşıya getirdi ve bu karşılaşma, melankolik, hicivli ve felsefi açıdan keskin bir şey ortaya çıkardı.

     Sonraki Filmler: Vkus khalvy (Helvanın Tadı) (1975) ve Glyadi veseley (Daha Neşeli Bak) (1982): Pavel Arsenov'un 1975 tarihli müzikal masalı "Helvanın Tadı", Nasreddin'in gençliğini ve anlatıyordu. 1975'e gelindiğinde, Nasreddin artık köklü bir Sovyet kültür varlığı haline gelmişti. Marat Arifov'un üç bölümlük televizyon filmi "Daha Neşeli Bak" (1982, Tacikfilm), Nasreddin karakterinin Sovyet televizyon manzarasına tam entegrasyonunu temsil ediyordu. 

Dönüşümün Mekaniği: Sovyet Sineması Nasreddin'e Ne Yaptı?

     Kırk yıllık üretim süresince, Sovyet Nasreddin filmleri kaynak malzemelerini sistematik bir dönüşüme uğrattı. Bu değişiklikler sadece kozmetik değil, bünyevi idi:

     Temel operasyon, "Laikleştirme" idi. Orijinal Orta Asya folklor geleneğinde, "Hoca" unvanı hem sosyal hem de manevi bir statüye işaret ederdi. Nasreddin isminin kendisi – Nasr ed-din – "imanın yardımcısı veya müdafi" anlamına gelir. Sovyet edebi ve sinematografik temsillerinde, bu dini ve manevi katmanlar tamamen silindi. Geriye, kabaca Doğulu görünen, kabaca İslami kıyafetler giyen ve kabaca bir Orta Çağ Müslüman şehrinde yaşayan karakter kaldı; ancak onun iç dünyasında dinden hiçbir eser yoktu. İmanı boşaltılmış ve yerine sınıf şuuru doldurulmuştu.

     "Sınıfsal Yeniden Konumlandırma": Geleneksel Nasreddin, sınıf bağlılığı olmayan, müstakil bir cemiyet tiplemesiydi; zenginle, fakirle, alimle ve aptalla eşit şekilde dalga geçerdi. Sovyet sineması ona sabit bir sosyal kimlik verdi: o her zaman yoksullardan biriydi, her zaman zenginlerin karşısındaydı ve her zaman Marksist sosyal şemanın doğru tarafındaydı.

     "Oryantalist Bakış Açısı": Orta Asya şehirleri, yaşanılan muhitler olmaktan çok, egzotik arka planlara dönüştü: Buhara ve Semerkant'ın minareleri, çarşıları ve bahçeleri, tarafsız müşahededen ziyade Avrupa oryantalist resmine borçlu olan bir estetik hayranlık modunda yansıtıldı. Bu mekanlarda yaşayan insanlar tiplere indirgendi — yozlaşmış tefeci, kibirli emir, ikiyüzlü din adamı, acı çeken yoksullar. Bu filmlerdeki "Doğu", gerçek, karmaşık insanların yaşadığı bir yer değildi. Bir dersi örnekleyen bir sahne setiydi. 

    Peki, Neden Nasreddin Hoca? 

     Sovyet kültür propagandası, Nasreddin hoca figürünü kullanmadan da Orta Asya'da geçen feodalizm ve din adamı karşıtı filmler üretemez miydi? Elbette ki... Ama bariz sebeplerden dolayı — popüler, komik ve müsait olması gibi — Sovyetler onu tercih etti. İlk sebep, doğrudan İslam karşıtı propagandanın kabalığından kaçınma ihtiyacıydı. 1920'ler ve 1930'lardaki din karşıtı kampanyalar, doğrudan İslamiyet'e yönelik açık saldırılar içeriyordu — cami kapatmaları, din adamlarının tutuklanmaları, dini eğitim yasakları. Bu kampanyalar direniş, kızgınlık ve şiddet doğurdu. Nasreddin filmlerinin sunduğu şey, kampanyaların sunamayacağı bir şeydi: Müslüman halkların zaten sevdiği bir figür aracılığıyla, geleneğin içinden verilen bir din adamı karşıtı mesaj. Nasreddin bir mollayla alay ettiğinde, bu bir Rus dayatmasından ziyade yerli bir hiciv geleneğinin devamıydı — ya da öyle sunulabilirdi. Karakterin ne kadar kapsamlı dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, bu ayrım büyük ölçüde hayaliydi. Ama işe yarar bir hayaldi. 

     İkinci sebep, savaş zamanının zorlayıcılığıydı. 1943'te, Sovyetler Birliği hayatta kalma mücadelesi verirken, Stalin'in seferber edebileceği her kaynağa ihtiyacı vardı; buna, savaşa olan bakışları sorgulanabilecek Kafkasya ve Orta Asya'daki Müslüman nüfusların bağlılıkları da dahildi. Buhara'da Nasreddin sinematik bir argüman sundu: "Bakın, işte kendi geleneğiniz, Sovyet yönetimi altında korunuyor ve yüceltiliyor." Bunun ima ettiği şey, Sovyet sisteminin halklarının kültürlerini koruyup onurlandırdığıydı — aynı anda bu kültürleri kendi imajında sistematik olarak yeniden şekillendirirken bile!

      Üçüncü sebep ihracat edilebilirlikti. Soğuk Savaş sırasındaki Sovyet kültürel diplomasisi, müstemleke zincirlerinden kurtulmakta olan dünyada — Asya ve Afrika'nın yeni müstakil milletlerinin ekseriyeti, Müslüman çoğunluklu nüfusa sahipti — nüfuz kurmaya yoğun ilgi gösteriyordu. Müslüman dünyanın bir halk kahramanının sosyalist sistem içinde kutlandığını ve üretildiğini gösteren bir Sovyet Nasreddin filmi, Mısır, Endonezya veya Türkiye'de sosyalizmin Doğu kültürüyle uyumlu, hatta karşılıklı olarak güçlendirici olduğunun delili olarak gösterilebilirdi. Bu argüman, içe olduğu kadar dışa da yönelikti.

     Yani kısacası, Nasreddin Hoca, her şeyiyle "bizim" olabilir ama Nazi Almanya'sının propaganda gücünden hiç de aşağı kalır yanı olmadığını, her bir vesileyle gördüğümüz, Sovyet Rusya'sının da kendine göre bir Nasreddin'i var. Hatta, SSCB devam edecek olsa, belki de, "Nasreddin Hoca hangi kültüre ait" diye, yüksek sesten münakaşalar bile duymamız, işten olmazdı muhtemelen!

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Why Did Muslims Fall Behind in Science… Or Had They Ever Truly Advanced in the First Place?


     One must answer these two questions, the second heavier than the first... yes, "Had it ever advanced at all?" For the second question, we can place a bold, solid, weighty "YES" at the beginning of the answer, but without the rest, it would hang in the air!

     Yes, hard as it is to believe, there was a time when people in turbans, beards, and robes were advanced in knowledge, science, technology, morality, and every value considered a sign of development. Islamic states had observatories, workshops, universities, academics, researchers, R&D specialists, laboratories, and space scientists. The people of these states lived prosperous lives with amenities such as hospitals, aqueducts, schools, and caravanserais. While the European Middle Ages was an era of superstitions, every kind of filth, epidemics, church dictatorship, feudal tyranny, primitiveness, prejudice, endless enmity and wars, where people lived in ramshackle huts, wore undressed hides, had lice-infested hair and beards, and an average lifespan of 30–35 years — the Islamic Middle Ages, by contrast, was an era of those who continuously advanced knowledge and science, made new discoveries and inventions, carefully evaluated the works of the ancient Greeks and philosophers, used the useful parts for scientific progress, lived in large, clean homes with sunlight, baths, and proper sanitation, wore cotton and linen clothes, lived comfortably with non-Muslims under their rule, and fully understood Islam and their world without complexes. For unbiased scientists who research the subject in depth, the following truth is undeniable: Western civilization took the foundations of its scientific and technological advancements from Islamic civilization.


     Leaving aside regression in every field, Muslims, who did not even tolerate stagnation, following the principle "Those who procrastinate perish," adopted the motto "Civilization means rebuilding lands and ensuring the welfare of the people." From the earliest times, they established cities and settlements, striving to develop the lands under their rule so that people could live in safety and prosperity. After the Umayyad army under Tariq ibn Ziyad conquered Andalusia, civilization centers emerged at both ends of the Mediterranean, fed from the same source, illuminating humanity like lighthouses amid the darkness of the Middle Ages. Muslim scholars learned the languages of ancient Greek, Roman, Indian, Persian, and Chinese civilizations to study their works, without discrimination between Christian, pagan, or atheist. Following scrupulously the ahadith "Wisdom is the lost property of the believer; wherever he finds it, he takes it" and "Seek knowledge even as far as China," they bequeathed this legacy to the whole world with great care. They wrote books in hundreds of main and ancillary fields, primarily astronomy, mathematics, geometry, literature, physics, biology, medicine, and geography, filling libraries. Specifically, Baghdad (where the House of Wisdom was located), Cairo, Córdoba, Granada — and in general, all lands under Muslim rule — flourished in every respect. If we were to compare Western Europe of that time with Islamic lands, saying the difference is as great as between today's developed world and the savages living in the Amazon forests would likely not be an exaggeration.



     However, words without concrete examples remain in the air; therefore, it is essential to go into specifics and give names:


Nur al-Din al-Bitruji was a professor of astronomy at the University of Andalusia. His writings and findings illuminated the path for those who came centuries later, such as Galileo and Copernicus.


Ibn Sina (Avicenna) wrote that the cause of some diseases was "worms" in the human body — i.e., what we know as microbes.


Abu Bakr al-Razi (Rhazes) is a physician whose name transcends ages. He performed the first eye surgery, established that measles and smallpox were different diseases, and was the first to use painkillers.


Al-Battani of Harran is the founder of trigonometry and perhaps the father of astronomy as we know it. He established an observatory in the 900s, observed the movements of the moon, earth, and sun, and performed various calculations.


Abu Rayhan al-Biruni is one of the greatest scholars of all time. There is hardly any field he did not study or produce works in. If modern science exists, Biruni must be one of its cornerstones. Indeed, without the adjective "Islamic" in his biography, it would probably not be an exaggeration to call him the world's greatest scholar. He discovered gravity and the rotation of the earth centuries before others and recorded them in his books.


Jabir ibn Hayyan (Geber) is the father of modern chemistry. His works were taught for years in Europe. Like Biruni, he was a polymath. He went so "far" as to mention the immense power within the atom!


Abu al-Wafa' al-Buzjani is the mathematician who discovered tangent, cotangent, secant, and cosecant in trigonometry.


Al-Farabi (Alpharabius) was the first to define sound in physics.


Ghiyath al-Din Jamshid was the first to use the decimal fraction system.


Ibn al-Jazzar treated leprosy patients.


Abbas ibn Firnas built the first flying vehicle and succeeded in flying.


Ibn Khaldun is one of the founders of history and sociology.


Abbas Vesim discovered the tuberculosis microbe one and a half centuries before Europe.


Ibn al-Nafis is the physician who discovered pulmonary circulation.


Piri Reis and his map need no further explanation.


Muhammad ibn Musa al-Khwarizmi is the scholar who discovered the number zero (0) and founded the science of algebra. The word "algorithm" comes from his name.


Al-Damiri compiled a multi-volume encyclopedia of zoology.


Ibn al-Haytham (Alhazen) is the founder of optics. He was the guide for those who sought to make eyeglasses, microscopes, and telescopes.



     The answer to the second question is actually easier than the first. The first question is much more complex, relative, and vexing: The early centuries of Islamic civilization were the address of advancement, development, and enlightenment in every field. But when this advancement and wealth brought with it excess and transgression, first the eastern Mediterranean took a heavy blow (seemingly at the hands of Genghis's armies), leaving most of its legacy to the waters of the Tigris, and was thrown off its center. The same happened two centuries later in Andalusia. After that, almost the only power left was the Ottoman Empire. However, after the first Hijri millennium (i.e., after the 1600s), the Islamic world first stagnated, then underwent a rapid decline. Europe, having broken free from the yoke of a corrupted Christianity and the church that lived off religious peddling, began to study Islamic works and take them as a foundation, witnessing an irresistible pace of development. By the 1800s, having gained an unstoppable momentum (the contribution of its underhanded activities, such as fully exploiting Africa, cannot be denied), Europe widened the gap and established the Western civilization we now look at with envy. Agents and puppets that began to roam freely in Islamic lands first removed the sciences from the madrasas, claiming "a religious scholar has no need for knowledge of the physical sciences," ensuring the training of ignorant clergy, and then raised the clamor that "Islam is an obstacle to progress." To formulate the matter simply and give credit where it is due: Muslims progressed as long as they adhered strictly to their religion and obeyed its commands faithfully, while Christians progressed when they turned their backs on their religion and managed to free themselves from that burden.