Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin Follow my blog with Bloglovin

26 Mayıs 2026 Salı

Sovyet Rusyası Nasreddin Hoca'yı Nasıl Çaldı, Dönüştürdü ve Silah Haline Getirdi?


     Konya'ya bağlı Akşehir'de meşhur bir kabir var. Bu kabir, resmiyete ve Türk milli geleneğine göre, Nasreddin Hoca'ya ait. Kendisi 13. yüzyılda yaşamış bir alim, din adamı, nüktedan ve seyyahtır. Her Temmuz ayında kasaba onun şerefine beynelmilel bir festival düzenler. Çok tanınmış bir figürdür... Okul çocukları dahi fıkralarını ezbere bilir. Yani kısacası, Hoca, Türk- İslam tarihinin mütemmim cüzlerinden biridir.

     Şimdi bu realiteden, doğuya, yaklaşık üç bin kilometre öteye, 1943 yazına, Sovyet Özbekistan'ının başkenti Taşkent'e gidelim. Şehir kalabalık, keşmekeş ve daha önce hiç bilmediği bir enerjiyle canlı. Tüm Sovyet film yapım organizması, Nazi ordusunun ilerleyişinden kaçmak için Moskova ve Leningrad'dan buraya tahliye edilmiştir. Yeniden adlandırılan Taşkent Film Stüdyosu'nun stüdyolarında, Yakov Protazanov adında usta bir Rus yönetmen, hayatının son filmi olacak yapımı tamamlamaktadır. Ekranda, sade bir sarık ve yıpranmış bir cüppe giymiş, zayıf, çevik bakışlı genç bir adam, bir eşeğe binmiş olarak Buhara'nın kapılarından girer; bir tefeciyi alt eder, bir emiri rezil eder ve yoksulları özgürleştirir. Onun da adı Nasreddin'dir.

     Bu iki Nasreddin birbirine hiç benzemez. Türk olanı yaşlı, uzun sakallı ve ağırbaşlıdır. Sadece kocaman sarığı bile eşeğinden daha ağır görünmektedir. Sovyet olanı ise genç, hareketli, yıkıcıdır ve açıkça her türlü geleneksel otoriteye karşı, çalışan yoksulların yanında yer alır. Biri, nüktedanlığı ile hafızalarımızda yer alırken; diğeri basbayağı bir silahtır. 

Yerli ve Yabancı Nasreddinler

      Sovyetlerin Nasreddin'e ne yaptığına geçmeden önce, onun onlardan önce nasıl biri olduğunu anlamakta fayda var. Çünkü Sovyet ideolojisinin bu figürü kendi davasına ne kadar kolay kattığı, tamamen onun temel belirsizliğine bağlıydı.

     Nasreddin Hoca, sadece tesadüfen dışarıya yayılmış bir Türk karakteri değildir. En doğru akademik anlamıyla o, folklor uzmanı Ulrich Marzolph'un da deyişiyle, yüzyıllar boyunca İslam dünyasının dört bir yanındaki sayısız mizahi ve hicivli hikayenin giderek atfedildiği bir "odak noktası"dır. Cuha olarak bilinen Arap selefi, hikayenin herhangi bir Türkçe versiyonundan önceki kaynaklarda görünür ve Emeviler (belki de Emevilerin son zamanları ile Abbasi Halifeliğinin başında) döneminde zaten İslami komedi ananesinin bir parçasıydı. İran ve Afganistan'da Molla Nasreddin olarak yaşar. Balkanlar'da onun gelişi, Osmanlı ordularını Avrupa'ya doğru takip etmiştir. Azerbaycan, Kazakistan ve tüm Orta Asya'da Hoca Nasreddin veya "Hoca Nasır" olarak dolaşmıştır: ne ailesi ne de sabit bir adresi olan, ne sınıf ne de ırk sınırlarla bağlı olmayan, eşeğinin üzerinde cevelan eden bir seyyah, toplumsal kuralların dışında bir ruhtur adeta!

    Anadolu kültürünün ona sahip çıkması, tarihi ve arkeolojik kayıtlara dayanır: Akademisyenlerin çoğu onun doğumunu 13. yüzyılın başlarında bugünkü Eskişehir ilindeki Hortu Köyü'ne, ölümünü ise 1284 veya 1285 civarında, Selçuklu başkenti Konya yakınlarındaki Akşehir'e, Mevlana Celaleddin-i Rumi ile aynı dönem ve geniş bölgeye yerleştirir. Dolaysıyla, kendisi hakkında, en ayağı yere basan hayat hikayesi budur. Ancak bu, başkalarının devletlerin, imparatorlukların ve ideolojilerin sevilen halk figürleriyle her zaman yaptığını yapmasını hiçbir zaman engellememiştir.

Sovyet Öncesi Kalıp: Molla Nasreddin Dergisi ve Azerbaycan Laboratuvarı

    Bolşevikler, Orta Asya ve Kafkasya'ya Nasreddin zaten ellerinde olarak gelmediler. Onu, kısmen dönüştürülmüş bir halde, Azerbaycan'ın hiciv basınında buldular. Ve orada gördükleri şey, ona neler yapılabileceğini gösterdi.

     1906'da, Tiflis şehrinde, Celil Memmedguluzade adında bir Azerbaycanlı yazar, haftalık bir hiciv dergisi kurdu ve ona başlı başına bir provokasyon olan "Molla Nasreddin" adını verdi. Dergi, denemeler, şiirler, sahte telgraflar ve karikatürleri birleştiriyordu. Karikatürler, muhtevanın hemen hemen yarısını oluşturuyordu ve Kafkasya'dan çıkmış bir Honoré Daumier'i andıran bir tarzda çizilmişti. Birçok mevzuya yaklaşımı sert ve iğneleyiciydi. Memmedguluzade'nin kendisi bile, çeşitli zamanlarda derginin içeriğine öfkelenen protestoculardan kaçmak zorunda kaldı.

     Dergi, kesintilerle de olsa 1931 yılına kadar Tiflis, Tebriz ve son olarak Sovyet yönetimi altında Bakü'de yayımlandı. Sovyet otoritesi altında devam etme kararı, kendi içinde oldukça açıklayıcıydı: Sovyetler, işe yarar bir alet gördüklerinde onu tanıyorlardı. Derginin din adamlığı karşıtlığı kusursuzdu; formatı, birden çok dildeki okuyucular için erişilebilirdi; ve karakterin adını modernleştirici, sekülerleştirici bir eleştiriye bağlama işini çoktan yapmıştı.

     Azerbaycan dergisinin aslında yaptığı şey, özünde, Nasreddin karakteri üzerinde bir ameliyat gerçekleştirmekti: Espri anlayışını, saygısızlığını, otorite karşıtı enerjisini korudu; ancak Tasavvufi tarafını, ilmş ağırlığını ve "hoca" unvanının teknik olarak ima ettiği karmaşık dini kimliği soyup attı. Sovyetler bu operasyonu, tüm dini içeriği görünmez kılma noktasına kadar derinleştireceklerdi.

Leonid Solovyov ve Sömürgecinin Bakışı

      Sovyet sinemasındaki Nasreddin'in gerçek mimarı Orta Asyalı değildi. Leonid Vasilyeviç Solovyov adında bir Rus yazardı ve onun Nasreddin ile ilişkisinin hikayesi, Sovyet kültür politikasının Doğu'ya yönelik paradoksunu içinde barındırır: gerçek bir sevgi ile bünyevi bir küçümsemenin, samimi bir coşku ile emperyal bir sahiplenmenin birleşimi!

     Solovyov, genç yaşta Özbekistan'a taşındı. Kafasını şekillendirecek yıllarını orada geçirdi, yerel gazeteler için çalıştı ve mahalli folkloru inceleyerek bölgede mufassal seyahatler yaptı. Solovyov'un 1940'ta iki ciltlik "Hoca Nasreddin'in Hikayesi" adlı eserinin ilk kısmı olan "Vozmutitel spokoystviya" (huzur bozucu gibi bir manaya geliyor) yayımladığında, epey alaka gördü. Onun Nasreddin'i, uzun bir sürgünün ardından şehrini yozlaşmış bir emirin, aç gözlü bir tefecinin ve dalkavuk bir din adamı zümresinin pençesinde bulmak için Buhara'ya döner – Sovyet ideolojisinin Doğulu yoksulların düşmanı olarak tanımladığı feodal üçlü. Kendi espri anlayışı ve eşeğinden başka hiçbir silahla donanmamış olan bu Nasreddin, düzenbazlık, rol yapma ve ilham verdiği kaos yoluyla yerleşik düzeni parçalamaya koyulur. 

"Nasreddin v Buhare"
filminin posteri

     Solovyov'un yaptığı şey, ananevi rolü felsefi olan bir figürü – görünüş ile realite, gösteriş ile doğruluk arasındaki uçurumu ortaya çıkaran bilge aptalı – alıp ona politik bir misyon vermekti. Onun Nasreddin'i sadece aptallığı ifşa etmiyordu; sınıf adaletsizliğine karşı savaşıyordu. Bir aktivistti. 1947 film uyarlamasındaki bir sahnenin bu dönüşümü nasıl açıkça ortaya koyduğu görülebilir: Borçtan kurtarılan fakir bir adam Nasreddin'e kazancından bir pay teklif ettiğinde, Nasreddin şu sözlerle iğneleyici bir cevap verir: "Eğer tüm efendiler kârlarını işçileriyle paylaşsaydı, bu dünya ne hale gelirdi? Emir böyle bir düzensizliğe müsamaha gösterir miydi?" Bu bir halk bilgeliği değildir; kostüm giydirilmiş bir Komünist Parti broşürüdür.

     Bazı akademisyenler arasında, Solovyov'un Nasreddin imgesi vasıtasıyla, emiri Stalin'in yerine koyarak Stalinist iktidarı gizlice eleştirdiği yönünde bir görüş vardır fakat belki de doğru bir yaklaşım değildi. Romanında ve bundan esinlenen filmlerin her ikisinde de, "bozulan asayiş" vurgulu bir şekilde emir ve sarayının asayişidir, Sovyet devletininki değil. Solovyov, Sovyet ideolojisinin konumlarını onu baltalamak yerine güçlendirdi. Geniş bir kitle tarafından kolayca okunabilen bir hiciv kullandı ve Doğu'yu kurtarılması gereken bir yer olarak gösteren oryantalist objelerle paketledi.

     Lakin işler 1946'da değişti. Sovyet kültürüne en sevilen Doğulu düzenbazı hediye eden adam olan Solovyov, Sovyet devletine karşı terör eylemleri komplosu kurmakla suçlanarak tutuklandı. Çalışma kamplarına gönderildi ve 1954'e kadar orada kaldı. Nasreddin destanının ikinci cildi olan "Oçarovannyi prints"i (Büyülü Prens) işte bu kamplarda yazdı. 

Sovyet Modeli Nasreddin Filmleri:

     Nasreddin v Buhare (Nasreddin Buhara'da) (1943)İlk Sovyet Nasreddin filmi, İkinci Cihan Harbinin en karanlık anlarından biri olan Ağustos 1943'te, tarihin zorlamasıyla Sovyetler Birliği'nin en aktif yapım merkezi haline gelmiş bir stüdyodan çıktı. Uzbekfilm'in savaş zamanındaki rolü hiç de tesadüfi değildi. Rus stüdyoları Taşkent'e tahliye edilince, şehir Sovyet sinema kurumunun Orta Asya ile yüz yüze geldiği bir kavşak noktası haline geldi. Tahliye edilen Rus yönetmenler, görüntü yönetmenleri ve oyuncular, husule gelen keşmekeş içerisinde, Özbek meslektaşlarıyla birlikte çalıştı.

Nasreddin Buhara'da filminden bir sahne

     Rus sinemasının mühim figürlerinden Yakov Protazanov – kariyeri 1907'ye kadar uzanıyordu, sessiz dönemin bilimkurgu klasiği Aelita'yı (1924) ve 1930'ların önemli komedilerini yönetmişti – Nasreddin'e, dönemin ağır Sovyet yapımlarından ayrılan hafif, neredeyse teatral bir dokunuş getirdi. Başrolü Lev Sverdlin oynuyordu: Bir Orta Asya halk kahramanını, Sovyet seyircisi için Rusça olarak canlandıran bir Rus aktör. Bu oyuncu seçimi, bu filmin aslında kimin için yapıldığı hakkında çok şey söylüyor.

     Konu, Solovyov'un romanını yakından takip eder. Nasreddin eşeğiyle Buhara'ya gelir, çömlekçinin kızı Gülcan'a aşık olur, onu tefeci Cafer'in elinden kurtarır, Şam'dan gelmiş bir bilge kılığında Emir'in sarayına sızar, ayrıntılı bir astrolojik aldatmacayla Emir'i siyasi tutsakları serbest bırakması için kandırır ve son olarak Gülcan'ı haremden kurtarıp çöle kaçar. Her sahne, yozlaşmış güç yapısı ile sempatik yoksullar arasında bir kama sürer. Her şaka, otoritenin hesabına yapılır. Filmin savaş zamanı fonksiyonu basit eğlencenin ötesine geçiyordu. Nasreddin eş zamanlı olarak Özbekçe Kızıl Ordu gazetelerinde de boy gösteriyor, emirlere ve tefecilere karşı kullandığı espri anlayışını, Hitler ve Nazi liderliğine karşı da kullanıyordu. Bu kullanım şuurluydu: Sovyet kültür planlamacıları, Nasreddin'in bir kültür arabulucusu olarak hizmet edebileceğini anlamıştı.

      Pokhozhdeniya Nasreddina (Nasreddin'in Maceraları) (1947): Özbek Sovyet yönetmenlerinden ve Özbekistan'ın ulusal sinemasını kuran önemli isimlerden Nabi Ganiyev'in yönettiği bu hemen çekilen devam filmi, önemli bir değişimi işaret ediyordu. Bu sefer başrol, yaşı, duruşu ve fiziğiyle, Rus Sverdlin'den ananevi Orta Asyalı Hoca Nasreddin imajına çok daha yakın olan ünlü Özbek oyuncu Razzak Hamrayev tarafından canlandırıldı. 

"Nasreddin'in Maceraları" filminin
Rusça posteri

     Ancak ideolojik yoğunlaşma oldukça fazlaydı. Sınıf mücadelesi boyutuna daha ağırlık veriliyordu. Dini otorite, ortamın alelade bir unsuru olarak değil, doğrudan baskının bir ortağı olarak sunuluyordu. Nasreddin'in neredeyse Marksist ekonomik teoriyi dile getirdiği sahne, bilindiği manada tasavvuf terbiyesi almış olması gereken seyyahın, bir devrimci ajitatöre ne kadar kapsamlı bir şekilde dönüştürüldüğünü göstermektedir. Orta Asya geleneğinde hem dini bir unvanı hem de yüksek sosyal ve manevi statüyü belirten "Hoca" adı, tüm orijinal muhtevasından tamamen arındırılmıştı.

     Nasreddin v Hodjente, ili Ocharovannyi prints (Nasreddin Hucend'de yahut Büyülü Prens) (1959): Solovyov'un ikinci romanından uyarlanan 1959 Tacikfilm yapımı, Amo Bek-Nazarov ve Erazm Karamyan tarafından yönetildi ve verilmek istenen mesajlar yine hafiften değişti. Burada politik didaktizm biraz yumuşadı ve masal boyutu genişledi: Film, "Binbir Gece Masalları" kıvamına geldi ve şark egzotizmi ön plana çıkarıldı. Nasreddin, genç aşıklara yardım eden, politik olarak sivrilmekten ziyade bilge ve nazik, orta yaşlı bir adam olarak göründü. Film, Stalinist kültürün sert ideolojik kenarlarının törpülendiği Kruşçev çözülme döneminde yapılmıştı ve bu nispi rahatlama, filmin daha az doktriner tonunda kendini gösterdi.

"Nasreddin Hucend'de" filminin posteri

     12 mogil Khodzhi Nasreddina (Hoca Nasreddin'in On İki Mezarı) (1967): Bu film, Sovyet Nasreddin külliyatı içindeki en çarpıcı numunelerden biridir. Klementiy Mints tarafından yönetilen ve Tacikfilm'de üretilmiş olan bu film, kendisinden öncekilerin hiçbirinin denemediği bir hamle yaptı: Nasreddin'i Orta Çağ ortamından çıkarıp çağdaş Sovyet Duşanbe'sine yerleştirdi. Tarihi masalın çerçevesini kıran film, folklorik karakteri modern Sovyet realitesiyle karşı karşıya getirdi ve bu karşılaşma, melankolik, hicivli ve felsefi açıdan keskin bir şey ortaya çıkardı.

     Sonraki Filmler: Vkus khalvy (Helvanın Tadı) (1975) ve Glyadi veseley (Daha Neşeli Bak) (1982): Pavel Arsenov'un 1975 tarihli müzikal masalı "Helvanın Tadı", Nasreddin'in gençliğini ve anlatıyordu. 1975'e gelindiğinde, Nasreddin artık köklü bir Sovyet kültür varlığı haline gelmişti. Marat Arifov'un üç bölümlük televizyon filmi "Daha Neşeli Bak" (1982, Tacikfilm), Nasreddin karakterinin Sovyet televizyon manzarasına tam entegrasyonunu temsil ediyordu. 

Dönüşümün Mekaniği: Sovyet Sineması Nasreddin'e Ne Yaptı?

     Kırk yıllık üretim süresince, Sovyet Nasreddin filmleri kaynak malzemelerini sistematik bir dönüşüme uğrattı. Bu değişiklikler sadece kozmetik değil, bünyevi idi:

     Temel operasyon, "Laikleştirme" idi. Orijinal Orta Asya folklor geleneğinde, "Hoca" unvanı hem sosyal hem de manevi bir statüye işaret ederdi. Nasreddin isminin kendisi – Nasr ed-din – "imanın yardımcısı veya müdafi" anlamına gelir. Sovyet edebi ve sinematografik temsillerinde, bu dini ve manevi katmanlar tamamen silindi. Geriye, kabaca Doğulu görünen, kabaca İslami kıyafetler giyen ve kabaca bir Orta Çağ Müslüman şehrinde yaşayan karakter kaldı; ancak onun iç dünyasında dinden hiçbir eser yoktu. İmanı boşaltılmış ve yerine sınıf şuuru doldurulmuştu.

     "Sınıfsal Yeniden Konumlandırma": Geleneksel Nasreddin, sınıf bağlılığı olmayan, müstakil bir cemiyet tiplemesiydi; zenginle, fakirle, alimle ve aptalla eşit şekilde dalga geçerdi. Sovyet sineması ona sabit bir sosyal kimlik verdi: o her zaman yoksullardan biriydi, her zaman zenginlerin karşısındaydı ve her zaman Marksist sosyal şemanın doğru tarafındaydı.

     "Oryantalist Bakış Açısı": Orta Asya şehirleri, yaşanılan muhitler olmaktan çok, egzotik arka planlara dönüştü: Buhara ve Semerkant'ın minareleri, çarşıları ve bahçeleri, tarafsız müşahededen ziyade Avrupa oryantalist resmine borçlu olan bir estetik hayranlık modunda yansıtıldı. Bu mekanlarda yaşayan insanlar tiplere indirgendi — yozlaşmış tefeci, kibirli emir, ikiyüzlü din adamı, acı çeken yoksullar. Bu filmlerdeki "Doğu", gerçek, karmaşık insanların yaşadığı bir yer değildi. Bir dersi örnekleyen bir sahne setiydi. 

    Peki, Neden Nasreddin Hoca? 

     Sovyet kültür propagandası, Nasreddin hoca figürünü kullanmadan da Orta Asya'da geçen feodalizm ve din adamı karşıtı filmler üretemez miydi? Elbette ki... Ama bariz sebeplerden dolayı — popüler, komik ve müsait olması gibi — Sovyetler onu tercih etti. İlk sebep, doğrudan İslam karşıtı propagandanın kabalığından kaçınma ihtiyacıydı. 1920'ler ve 1930'lardaki din karşıtı kampanyalar, doğrudan İslamiyet'e yönelik açık saldırılar içeriyordu — cami kapatmaları, din adamlarının tutuklanmaları, dini eğitim yasakları. Bu kampanyalar direniş, kızgınlık ve şiddet doğurdu. Nasreddin filmlerinin sunduğu şey, kampanyaların sunamayacağı bir şeydi: Müslüman halkların zaten sevdiği bir figür aracılığıyla, geleneğin içinden verilen bir din adamı karşıtı mesaj. Nasreddin bir mollayla alay ettiğinde, bu bir Rus dayatmasından ziyade yerli bir hiciv geleneğinin devamıydı — ya da öyle sunulabilirdi. Karakterin ne kadar kapsamlı dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, bu ayrım büyük ölçüde hayaliydi. Ama işe yarar bir hayaldi. 

     İkinci sebep, savaş zamanının zorlayıcılığıydı. 1943'te, Sovyetler Birliği hayatta kalma mücadelesi verirken, Stalin'in seferber edebileceği her kaynağa ihtiyacı vardı; buna, savaşa olan bakışları sorgulanabilecek Kafkasya ve Orta Asya'daki Müslüman nüfusların bağlılıkları da dahildi. Buhara'da Nasreddin sinematik bir argüman sundu: "Bakın, işte kendi geleneğiniz, Sovyet yönetimi altında korunuyor ve yüceltiliyor." Bunun ima ettiği şey, Sovyet sisteminin halklarının kültürlerini koruyup onurlandırdığıydı — aynı anda bu kültürleri kendi imajında sistematik olarak yeniden şekillendirirken bile!

      Üçüncü sebep ihracat edilebilirlikti. Soğuk Savaş sırasındaki Sovyet kültürel diplomasisi, müstemleke zincirlerinden kurtulmakta olan dünyada — Asya ve Afrika'nın yeni müstakil milletlerinin ekseriyeti, Müslüman çoğunluklu nüfusa sahipti — nüfuz kurmaya yoğun ilgi gösteriyordu. Müslüman dünyanın bir halk kahramanının sosyalist sistem içinde kutlandığını ve üretildiğini gösteren bir Sovyet Nasreddin filmi, Mısır, Endonezya veya Türkiye'de sosyalizmin Doğu kültürüyle uyumlu, hatta karşılıklı olarak güçlendirici olduğunun delili olarak gösterilebilirdi. Bu argüman, içe olduğu kadar dışa da yönelikti.

     Yani kısacası, Nasreddin Hoca, her şeyiyle "bizim" olabilir ama Nazi Almanya'sının propaganda gücünden hiç de aşağı kalır yanı olmadığını, her bir vesileyle gördüğümüz, Sovyet Rusya'sının da kendine göre bir Nasreddin'i var. Hatta, SSCB devam edecek olsa, belki de, "Nasreddin Hoca hangi kültüre ait" diye, yüksek sesten münakaşalar bile duymamız, işten olmazdı muhtemelen!

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Why Did Muslims Fall Behind in Science… Or Had They Ever Truly Advanced in the First Place?


     One must answer these two questions, the second heavier than the first... yes, "Had it ever advanced at all?" For the second question, we can place a bold, solid, weighty "YES" at the beginning of the answer, but without the rest, it would hang in the air!

     Yes, hard as it is to believe, there was a time when people in turbans, beards, and robes were advanced in knowledge, science, technology, morality, and every value considered a sign of development. Islamic states had observatories, workshops, universities, academics, researchers, R&D specialists, laboratories, and space scientists. The people of these states lived prosperous lives with amenities such as hospitals, aqueducts, schools, and caravanserais. While the European Middle Ages was an era of superstitions, every kind of filth, epidemics, church dictatorship, feudal tyranny, primitiveness, prejudice, endless enmity and wars, where people lived in ramshackle huts, wore undressed hides, had lice-infested hair and beards, and an average lifespan of 30–35 years — the Islamic Middle Ages, by contrast, was an era of those who continuously advanced knowledge and science, made new discoveries and inventions, carefully evaluated the works of the ancient Greeks and philosophers, used the useful parts for scientific progress, lived in large, clean homes with sunlight, baths, and proper sanitation, wore cotton and linen clothes, lived comfortably with non-Muslims under their rule, and fully understood Islam and their world without complexes. For unbiased scientists who research the subject in depth, the following truth is undeniable: Western civilization took the foundations of its scientific and technological advancements from Islamic civilization.


     Leaving aside regression in every field, Muslims, who did not even tolerate stagnation, following the principle "Those who procrastinate perish," adopted the motto "Civilization means rebuilding lands and ensuring the welfare of the people." From the earliest times, they established cities and settlements, striving to develop the lands under their rule so that people could live in safety and prosperity. After the Umayyad army under Tariq ibn Ziyad conquered Andalusia, civilization centers emerged at both ends of the Mediterranean, fed from the same source, illuminating humanity like lighthouses amid the darkness of the Middle Ages. Muslim scholars learned the languages of ancient Greek, Roman, Indian, Persian, and Chinese civilizations to study their works, without discrimination between Christian, pagan, or atheist. Following scrupulously the ahadith "Wisdom is the lost property of the believer; wherever he finds it, he takes it" and "Seek knowledge even as far as China," they bequeathed this legacy to the whole world with great care. They wrote books in hundreds of main and ancillary fields, primarily astronomy, mathematics, geometry, literature, physics, biology, medicine, and geography, filling libraries. Specifically, Baghdad (where the House of Wisdom was located), Cairo, Córdoba, Granada — and in general, all lands under Muslim rule — flourished in every respect. If we were to compare Western Europe of that time with Islamic lands, saying the difference is as great as between today's developed world and the savages living in the Amazon forests would likely not be an exaggeration.



     However, words without concrete examples remain in the air; therefore, it is essential to go into specifics and give names:


Nur al-Din al-Bitruji was a professor of astronomy at the University of Andalusia. His writings and findings illuminated the path for those who came centuries later, such as Galileo and Copernicus.


Ibn Sina (Avicenna) wrote that the cause of some diseases was "worms" in the human body — i.e., what we know as microbes.


Abu Bakr al-Razi (Rhazes) is a physician whose name transcends ages. He performed the first eye surgery, established that measles and smallpox were different diseases, and was the first to use painkillers.


Al-Battani of Harran is the founder of trigonometry and perhaps the father of astronomy as we know it. He established an observatory in the 900s, observed the movements of the moon, earth, and sun, and performed various calculations.


Abu Rayhan al-Biruni is one of the greatest scholars of all time. There is hardly any field he did not study or produce works in. If modern science exists, Biruni must be one of its cornerstones. Indeed, without the adjective "Islamic" in his biography, it would probably not be an exaggeration to call him the world's greatest scholar. He discovered gravity and the rotation of the earth centuries before others and recorded them in his books.


Jabir ibn Hayyan (Geber) is the father of modern chemistry. His works were taught for years in Europe. Like Biruni, he was a polymath. He went so "far" as to mention the immense power within the atom!


Abu al-Wafa' al-Buzjani is the mathematician who discovered tangent, cotangent, secant, and cosecant in trigonometry.


Al-Farabi (Alpharabius) was the first to define sound in physics.


Ghiyath al-Din Jamshid was the first to use the decimal fraction system.


Ibn al-Jazzar treated leprosy patients.


Abbas ibn Firnas built the first flying vehicle and succeeded in flying.


Ibn Khaldun is one of the founders of history and sociology.


Abbas Vesim discovered the tuberculosis microbe one and a half centuries before Europe.


Ibn al-Nafis is the physician who discovered pulmonary circulation.


Piri Reis and his map need no further explanation.


Muhammad ibn Musa al-Khwarizmi is the scholar who discovered the number zero (0) and founded the science of algebra. The word "algorithm" comes from his name.


Al-Damiri compiled a multi-volume encyclopedia of zoology.


Ibn al-Haytham (Alhazen) is the founder of optics. He was the guide for those who sought to make eyeglasses, microscopes, and telescopes.



     The answer to the second question is actually easier than the first. The first question is much more complex, relative, and vexing: The early centuries of Islamic civilization were the address of advancement, development, and enlightenment in every field. But when this advancement and wealth brought with it excess and transgression, first the eastern Mediterranean took a heavy blow (seemingly at the hands of Genghis's armies), leaving most of its legacy to the waters of the Tigris, and was thrown off its center. The same happened two centuries later in Andalusia. After that, almost the only power left was the Ottoman Empire. However, after the first Hijri millennium (i.e., after the 1600s), the Islamic world first stagnated, then underwent a rapid decline. Europe, having broken free from the yoke of a corrupted Christianity and the church that lived off religious peddling, began to study Islamic works and take them as a foundation, witnessing an irresistible pace of development. By the 1800s, having gained an unstoppable momentum (the contribution of its underhanded activities, such as fully exploiting Africa, cannot be denied), Europe widened the gap and established the Western civilization we now look at with envy. Agents and puppets that began to roam freely in Islamic lands first removed the sciences from the madrasas, claiming "a religious scholar has no need for knowledge of the physical sciences," ensuring the training of ignorant clergy, and then raised the clamor that "Islam is an obstacle to progress." To formulate the matter simply and give credit where it is due: Muslims progressed as long as they adhered strictly to their religion and obeyed its commands faithfully, while Christians progressed when they turned their backs on their religion and managed to free themselves from that burden.

23 Nisan 2026 Perşembe

Is It Necessary to Be Left-Wing and Atheist to Be an Environmentalist?

 

     We've all witnessed, at one point or another, a protest staged by one or more members of that environmental outfit known as "Greenpeace." Chaining themselves to some bridge as part of a campaign, crashing high-profile gatherings and turning them into a circus, even getting verbally and physically confrontational with whoever or whatever they've decided to protest — these are just a few examples of what can only be described as pretty aggressive behavior. So what's the point? The point is perfectly innocent and pure: protect the environment!

     "Environmentalism," in its modern sense, is one of the products — natural or manufactured, you decide — of the Industrial Revolution and the age of industrialization that followed. In the Western world of the 1970s, reeling from what was then the worst economic slump since the Great Depression, environmentalism was one of several rising currents that surfaced through various channels: anti-Vietnam War sentiment, the wave of dissident youth movements sweeping the globe, and so on. The movement took on many different forms and grew increasingly political over time. The issues environmentalists made their bread and butter were: the rapid pollution of nature, the steady depletion of resources, the brutal slaughter of certain animals — particularly endangered ones — for their fur or body parts, population growth, nuclear proliferation fueled by the Cold War, and ostensibly, raising public awareness about all of the above. Also in the '70s, a group of volunteers who would come to be known as Greenpeace started making a name for themselves and setting the agenda through their protest activities. Then in the '80s, the phrases "Global Warming" and "Climate Change" began sprouting up — phrases we now can't seem to escape no matter where we turn.



     The environmentalist wave kept growing, and the capitalist West wasted no time exporting it to the rest of the world. Sentences dripping with doom-and-gloom prophecy and cranked-up agitation — "after the year 2000 we're toast," "there'll be water wars by such-and-such year," "we need to get the pandas to mate," "hurry up I can't breathe" — seeped into everyday life. Everyone was being called to step up, everyone had to do their part! Sure, fine — but who exactly stripped nature bare and left it in this state in the first place? The Africans hacking away at each other with machetes and dying of starvation? The Middle East, effectively writing a dissertation on how not to develop under the thumb of Western puppet regimes? The rest of the world just barely beginning to see the light of day? No! The culprit is none other than the Postmodern West — which holds a professorship in ruthless exploitation of human labor, plundering anyone outside its club, consuming at a breakneck pace, and generally knocking the world off its axis. Could it be any other way? But credit where credit is due: these people have a slick operation that keeps the whole world watching, slack-jawed, like a crowd gaping at a tightrope walker. Trash the planet, drain the water, turn the earth inside out — then stir up the left-wing and atheist groups who are so strung out they can barely see straight, market them to the world with a fresh coat of paint that says "look, these are our critics, they're not working for our interests, they're cursing us out — you should stand behind them," launder your sins by setting up massive research institutions studying global warming and climate change, deploy Greenpeace across the developing world, keep those countries' public opinion tied up with these and similar "not-in-my-backyard" type organizations, have them protest nonstop, make sure those countries regret even thinking about building a nuclear plant, work the idealistic youth as unpaid volunteers who think they're fighting for a noble cause.

     There are a few things about environmentalist groups that really stand out. For instance: solutions that are anything but rational — utopian, theoretical, detached from reality. Endless disaster scenarios. An organizational style that leans hard left and seems less concerned with getting to the root of the problem than with chasing surface-level fixes. And a membership that looks less like a cross-section of working, functional adults and more like a crew stacked with girls — though apparently well-equipped to squeeze a few dollars out of the next naive young man who wanders by. That said, there are also the genuine environmentalists — the ones who've retreated to a mountain or a village, who do organic farming and ride bikes, who get by on a single pair of clothes and shoes, who've sworn off money, who never set foot in a city or a crowded settlement again. In short, the ones who've actually minimized their carbon footprint. But they're the exception, not the rule. The environmentalist friends out there burning gas to "raise awareness" and attend rallies, blasting the AC in the summer heat, rocking their Nikes and clutching their iPhones while calling themselves humanists — or better yet, "animalists" — don't exactly come across as the most sincere.

     So, does being an environmentalist — that is, being someone who genuinely cares about nature more than most — require fitting the profile described above? Of course not. Being a conscious Muslim is more than enough to qualify as an "environmentalist" (granted, the examples we see in practice aren't particularly inspiring — but that's a separate conversation). A Muslim, first and foremost, does not waste. And without wasting, they and everything around them stays clean. Not wasting — being frugal, economical, and using only what one needs — is a cornerstone for anyone who claims to care about nature and the future. Study after study, year after year, confirms this. Waste and extravagance in the Western world (and unfortunately, among those of us with an eager habit of imitation) are at staggering levels. If we tackled just this one issue alone, the fight would come cheap and the gains would be enormous. Greening spaces, planting and tending trees, using resources wisely and fairly, showing compassion to animals both used and untouched, protecting the ecosystem around us — these are principles that count squarely as "environmentalism" and "protecting the environment," and they are praised across countless hadith and narrations. A Muslim who takes their faith seriously does not disrupt the delicate balances of nature, takes only what they need, and does their best to repair whatever damage has been done.

So — no need for doom-mongering, no need to join some foreign-backed organization or funnel money into it. Being a frugal, faith-conscious Muslim with a low carbon footprint is quite enough!