Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin Follow my blog with Bloglovin

19 Temmuz 2014 Cumartesi

İslamiyet'le Yeni Tanışanlarda Yaşanan Dengesizlikler ya da... "Orta"yı Iskalamak


     "Cenk Erdem"in Erdemi, Erdem Uygan vakasındaki tuhaflıklar ve dengesizlikler, İslamiyet ile sonradan müşerref olanlar (İslamiyeti bir öncelik ve hayat biçimi haline getirmekten söz ediyoruz) ile alakalı akla şu suali getiriyor: "Neden İslam'a yönelen insanlarda ve hele de bazı meşhurlarda, özellikle ilk dönemlerde bazı dengesizlikler hatta travmalar zuhur ediyor?" İslamiyet'in her alanı kapsayıcı hükümleri ve inananlarını bir "aksiyon adamı" haline getiren düsturları, daha taze olan tanışmanın verdiği keskinlik ve "başı dönmüşlük"  ile birlikte ele alarak, bu duruma bir bakalım:

     1. Meal sevdası: İslamiyet ile ilk olarak tanışma vesilelerinden biri "meal"lerdir tabi olarak. Mukaddes kitabın neler içerdiğini görmek ve o andaki "susuzluğunu" gidermek için hemen herkesin başvurduğu bir yöntemdir. Dahası, Kur'an-ı Kerim'in eşsiz belagat ve fesahati, insanın aklını başından alıp, en pasif ve sıradan insanı bile harekete geçirir (en baştan savma mealde bile bu kendini gösterir)... bunda bir şey yok. Esas sıkıntı bundan sonraki adımda, hayatına yepyeni bir şekil verirken, hala meal referanslı olarak devam etmeye çalışmak. Çünki meal dediğimiz şey (ki günümüz kullanım manasına baktığımızda buna tercüme demek daha doğru olur), herhangi bir kişinin (genellikle para kazanmak için) kapasitesi kadar anladığı kısımları o dile aktarmasıdır. Dahası, bu meal görünümlü tercümeler ehil olmayan kimselerin akımına kapılmaya ve bazı sure ve ayetlerin gerçeğin tam tersi manada anlaşılmasına sebebiyet verir ki bunun yol açacağı şey malumdur. Maalesef birçok yeni Müslüman, gayet iyi ve saf niyetlerle başladıkları yolculuklarını, sığ meal sularında ve bataklıklarında nihayetlendirmektedir. İşin en acı tarafı ise, bundan hiç haberdar olmamaları ve "ben İslamı kaynağından öğreniyorum zaten, başka bir şeye ihtiyacım yok" noktasıdır ki, bilindiği üzere cehl-i mürekkebin herhangi bir devası yoktur, "ben biliyorum" davasındaki kişiye bir şeyler anlatmak neredeyse imkansızdır.

  Bunun bir diğer yönü, IŞİD belası ile birlikte daha da açık şekilde göz önüne geldi. Batı dünyası, bu eşkıyalara katılmaya koşa koşa giden gençlerle meşgul olmuştu bir ara. İnsanlar, güya "cihad"a giden bu gençlerin anlamıyordu. Oysa, çoğu daha yeni mühtedi olan bu gençler, ellerine sıkıştırılan alalade bir mealdeki cihad ayetlerini okuyup çarpıldılar. Etraflarında onlara doğru yolu gösterecek kimseleri bir kenara bırakın, kendileri gibi şaşkın ve yönsüz güruhların tazyiki ile, aklı başında olan hiçkimsenin kalkışmayacağı işlere giriştiler. Kafirlerle cihad ediliyor diye, bir yolunu bulup soluğu Ortadoğu'da aldılar ve birçoğu, İslamiyeti doğru dürüst öğrenemeden ölüp gitti.

     2. Sakal bırakmak ve Kılık kıyafette ortalamayı ve yer ve zaman mefhumunu ıskalamak: İslam'ı, hayat düsturu edinme ve O'na tam olarak ittiba etme gayretindekilerin çoğunun, bir diğer "ortalama"yı ıskalama sahası "sakal"dır (bazı daha ileri durumlarda sarık ve cübbe eğilimi de baş gösterir ama bütün bunları bu maddede özetleyebiliriz herhalde). Gayet saf niyetlerle, Peygamber Efendimizin yol gösterici olarak seçilmesinin ve ona tam olarak uyma isteğinin bir tezahürüdür. Ancak burada içine düşülen hata, sakalın İslam ahkamındaki yerinin tam olarak bilinmemesi ve bilinse dahi, taze Müslüman olmanın vermiş olduğu o keskinlik ve ele geçirilen nimeti hemencecik herkese yayma çabasıdır. Bu iyi niyetli çaba ve keskinlikler, hele bir de birinci maddede değindiğimiz "mealden din öğrenmeye kalkışma" fiili ile harmanlanırsa, o zaman, "ortalama"nın bayağı bir uzağına savrulma ihtimali vardır. Şu yazıda da değindiğimiz üzere, İslam ve Arap Ülkesi diye geçinen ülkelerin dışında kalan devletlerde ve hele de Batı Dünyasında (bu alanda Türkiye de kapsama girer kaçınılmaz olarak) hele hele 11 Eylül Hadiselerinden sonra, sakal-sarık-cübbe veya en azından sakal ile insanların içinde aktif olarak bulunmaya çalışmak, beraberinde birçok sıkıntı ve yanlış anlaşılmaları getirecektir. Potansiyel terörist, öcü, örümcek kafalı veya en azından kirli ve pasaklı gözü ile görülen ve çeşit çeşit önyargı pencerelerinden bakılmak suretiyle temas bile kurulmak istenmeyen "Müslüman" kimliğini, bir sünnet-i zevaidi yapma gayreti ile şüpheli ve alt sınıf olarak göstermek, pek de akıl karı bir iş olmasa gerektir. Yanlış anlaşılma olmaması açısından buraya izah edelim: Elbette ki Resulullah Efendimizin her sünnetine uymak çok sevaptır ancak Kıyamet Gününde hesabı dahi sorulmayacak, adetlerle ilgili sünnetleri yapacağım derken, sakal-cübbe-sarık ile dalga geçilmesine meydan vermek, gençlerin İslamiyet'ten soğumasına ve hatta İslam düşmanı olmasına vesile olmak, hiç de hayırlı bir iş değildir.

     3. Çevre ile münasebetlerdeki kırılmalar: Genellikle dini yaşantısı sınırlı ya da "o taraklarda hiç bezi olmayan" bir muhitte bulunan ve İslam'a yönelen gençlerde beliren dengesizliktir. Bu dengesizlik, iki taraf açısından da giderek gerilir ve çoğu vakada sert kopma ve ayrılmalar yaşanır (bunların bir kısmı sonradan normale döner ama "kalp kırma"nın acısı öyle kolay geçmez tabi).

     4. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yapma aceleciliği: "İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma" olarak tarif edilebilicek, meşhur 54 farzdan biri olan bu prensip, İslamiyet'in her ferde, kapasitesine göre yüklediği bir vazifedir. Fakat Emr-i maruf yapmanın bazı şartları vardır ve bu şartlar yerinde değil iken bu vazifeyi yapmaya kalkışmak, faydadan ziyade zarar getirir. Ayrıca bu konu, birinci maddede incelediğimiz "meal sevdası" ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü meal okuyanlarda emr-i maruf ve nehy-i münker olgusunu dengeye oturtacak istidat pek olmaz.

     5. Yanlış kişilere uyma: Özellikle günümüzde, kendini çok hissettiren bir faktördür. Zamanımızın ağzı bol laf yapan ve yaldızlı sözlerle gençleri tuzaklarına düşüren alimler eli ile zuhur eder ve Hak Din ile yeni tanışmış kalbi yanık gençleri hedef alır. Sahte tarikatçılar, hayatları sözlerine hiç uymayan pespaye kişilikler, para ve şöhret kazanmak için çalakalem meal ve tefsir yazma hevesindekiler, çok güzel yazılan yazıların arasına zehrini akıtan art niyetliler... ve daha bir yığın "değişik renkte" kimselerin tuzaklarına düşen gençler, çok ağır zehirlenme vakalarının mağduru olurlar!

Kıbrıslı Nazım denilen kişinin
etkisinde kalan Yusuf İslam
     Bu dengesizliklerin hemen hepsini, mesela Yusuf İslam'da ve tarih olarak yakın olmaları hasebiyle, Yaşar Alptekin, Erdem Uygan ve hatta daha yeni, Sinnead O'Connor'da (Shuhada' Davitt) görebilirsiniz. Yusuf İslam'nın kılık kıyafet ve söylemlerindeki değişim, bu konuda tam bir örnektir mesela: İlk olarak Müslüman olduğunda, müziği tamamen bırakmış ve çevresinden kopmuş birisi iken, zamanla tekrar piyasaya geri dönmüş, sarığı çıkarmış, sakalı kısaltmış ve gitarı tekrar eline almıştır.
gel zaman git zaman, yine gitar elinde.
o eski halinden eser yok şimdi!


Mustafa İslamoğlu ve Abdülaziz Bayındır'ın
peşine takılan Erdem Uygan

şirazesi kayanlardan biri daha
eski oyuncu Yaşar Alptekin
dengesiz hareketleri ile bilinen O'Connor
başını örttü ama şarkı söylemeye devam ediyor

     Peki bu dengesizliklerin bir çaresi var mı? Var elbette ama Hz. Ömer'in şu sözlerinde saklı:

Arkadaşım ayıbıma uyardı beni,
Kardeşlik sünnetinin budur temeli!

     Hatta İmam-ı Şafii'nin şu sözlerinde:

Sadık dost ve halis kimya,
Az bulunur, hiç arama!

     Mühim not: Bu yazıda geçen "orta" ve "ortalama" kelimelerinden kasıt elbetteki İslamiyet'in özü olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat'tır!

17 Temmuz 2014 Perşembe

Breaking Bad Dizisi Üzerinden Amerikan Toplumuna Şöylemesine Bir Bakış


     "Abi Breaking Bad diye bir dizi buldum süper" ünlemli ifadesi ile başlayacak olursak bu sefer, diziler tarihinin en başarılı yapımlarından birinden söz ettiğimiz gerçeğini teslim etmemiz lazım gelir herhalde! Temposu ara sıra biraz düşse de, genel olarak senaryonun doluluğu, derinliği, zenginliği ve devamlılığı, kurgunun çok iyi olması ve en mühimi, aşmış oyunculukların varlığı, bu diziyi gelmiş geçmiş en iyi drama ve dizilerden biri yapıyor. Breaking Bad'in bu kadar çok tutulmasının sebeplerinden biri de şüphesiz, hem eyalet hem de federal bazda, Amerika Birleşik Devletleri denilen ülke hakkında gayet gerçekçi ve derinlemesine bir kesit sunmasıdır. Dizinin genel konusu; akciğer kanseri olduğunu öğrenen başarılı bir kimya mualliminin, öldükten sonra, ailesinin geçimini sağlayabilmesi için uyuşturucu üretimi ve sonrasında da satımına girişmesidir. Gelelim başlıca karakterlere ve fiiliyatlarına (DİKKAT: bundan sonraki kısımlarda spoilera rastlama ihtimaliniz, peynirli poğaçanın içinde peynire rastlama ihtimalinden daha fazladır):

     Walter White (Bryan Cranston): Dizinin protagonisti ve lokomotifi. Al Pacino'nun Dog Day Afternoon'da, Robert De Niro'nun Raging Bull'da, Roberto Benigni'nin Life is Beautiful'da, Leonardo DiCaprio'nun Blood Diamond'da, Heath Ledger'in The Dark Knight'ta sergiledikleri performansları gölgede bırakacak ve hatta bazen arkasında dahi bırakacak oyunculuğu ile diziyi götüren kişidir. Walter White, Nobel mükafatına varacak derecede zehir gibi bir kimyacıdır. Temelini attığı şirketten sadece 5 bin dolar alarak ayrılmış (bir takım ayak oyunları ve ihtiyaç meselesi) ve ardından, kurucularından olduğu şirketin NASDAQ'a rahatlıkla girebilecek kadar büyümesine şahitlik etmiştir. Bu ayrılma sürecinde ve sonrasında kendisine haksızlıklar yapılmıştır ve dolayısıyla hınç doludur. Hınç doludur ama bir o kadar da pısırık ve ödenmesi gereken mortgage ve faturalar arasında sıkışmış kalmıştır. Üstelik oğlu sakat ve "planlama" olmadan doğacak olan bir kız evladı da yoldadır. Öğretmenlikten arta kalan zamanlarda bir oto yıkamacısında ek iş yapmakta, ezikliğine eziklik eklemektedir (Ekmeleddin İhsanoğlu için buradan bir slogan daha çıkabilir gibi). Günlerden bir gün, bütün bu itibarsız, sünepe ve silik kişiliğine bir son vermeye karar verir ve eski bir talebesi aracılığı ve ortaklığı ile suni bir uyuşturucu olan metamfetamin üretimine başlar. Nasıl olsa kimyada süperdir, her şeyini ortaya koyar ve neticede, keşlerin ve satıcıların başını döndürecek "masmavi" bir ürün çıkar. Bu uyuşturucu yapımı süreci, sadece dünyanın en saf "meth"ini ortaya çıkarmakla kalmaz, Walter White'in başarıya, özgürlüğe ve liderliğe susamış egosunu da, giderek bir uyuşturucu baronu kılığına girecek olan "Heisenberg" adıyla ortaya çıkarır (meşhur Alman bilim adamı Werner Heisenberg, sonradan Müslüman olmuştur). Önce ailesine yetecek olan miktarı hesaplayan ve orada duracağını iddia eden Walt, piyasanın kurdu uyuşturucu satıcılarının dahi canına okuyan egosuna teslim olur ve her şeyi olduğunu iddia ettiği ailesinin kendisini dışlamasına rağmen, uyuşturucu yapımı için kullandığı ekipmanların arasından mutlu bir Heisenberg olarak can teslim eder.

iki kafadar "saf mavi"nin peşinde

     Jesse Pinkman (Aaron Paul): Walter White'in birlikte uyuşturucu işine girdiği, haylaz ve tembel eski talebesi. Kırk kere tövbe eder sonra yine uyuşturucu kullanmaya devam eder. Disiplinsizdir ve kendine güveni fazla yoktur. Eski kimya mualliminin güdümünde, uyuşturucu piyasasında Heisenberg'ün stepnesi olarak yer edinir. Tabi bu arada bir sürü dert açar başına.

     Skyler White (Anna Gunn): Walter White'in kafası biraz karışık (akşam akşam kötü konuşturmayın beni) eşi! Ailesine düşkündür güya ama eşini kıskandırmak ve onun dikkatini çekmek için onu aldatmaktan geri kalmaz. Gün gelir "olan olmuş" der ve tamamen "duygusal" sebeplerden ötürü Heisenberg'e arka çıkar, gün gelir ondan can düşmanı gibi kaçmaya çalışır.

     Hank Schrader (Dean Norris): Walter White'in bacanağı ve dostu, Heisenberg tiplemesinin amansız düşmanı ve takipçisidir. En ufak bir delilin dahi peşine düşen, son derece zeki bir narkotik büro elemanıdır.

     Marie Schrader (Betsy Brandt): Skyler'ın çenesi düşük ve kleptoman kız kardeşi. Hank'in eşidir.

     Walter White Jr. (RJ Mitte): Walter-Skyler çiftinin ilk çocuğu. Dizinin bana göre en zayıf karakterlerinden biri. Bu kadar problemli bir ailede olup da abuk-subuk işlere kalkışmayan bir ergen Amerikalının varlığı, dizinin inandırıcılığını biraz zedelemiş gibi geldi bana. Önceleri babasına arka çıkarken, gerçekleri öğrenmeye başlayınca Hank eniştesinin safına geçmiştir.

     Saul Goodman (Bob Odenkirk): İşte dizinin en renkli ve matrak karakteri! Rasyonaliteyi azcık zorlasa da, böyle bir tiplemenin olması, dizinin drama ağırlığını biraz hafifletip, biraz sarkastik ama ölçülü mizah ve hatta kara mizah parçacıkları ile kaliteye kalite katmıştır. Tam fırıldak bir avukattır ama işini, kanuni boşlukları ve karanlık dünyayı iyi bilir. Para sevdası ve güç korkusunun kendisine yaptıramayacağı bir iş yoktur. Mutlaka her sektörde, "dark side"a bulaşmış bir tanıdığı vardır dolayısıyla kanun kaçkınlarının, adaletin arkasında dolanıp birkaç puan almak isteyenlerin ideal sığınağıdır.

     Mike Ehrmantraut (Jonathan Banks): Yine dizinin alamet-i farikalarından mükemmel bir tip! Kötü adamın arkasını toplayan, ayak işlerini halleden, asla ihanet etmeyen, zeki ve kurnaz polis eskisi. Bazı işleri ile akla, Pulp Fiction'da Harvey Keitel'in canlandırdığı "Wolf" karakterini andırır.

     Gustavo Fring (Giancarlo Esposito): İzini kaybettirme ve dikkatleri başka yönlere çekme konusunda uzman, işini asla şansa bırakmayan, iyi adam görünümlü uyuşturucu baronu. Legal işini, karanlık dünya ile başarılı bir şekilde harmanlamıştır.

     Neden "Amerikan toplumuna bir bakış" dedik? Çünki bu dizi, çok güzel bir fotoğrafa çekiyor. Bu fotoğrafı çekerken de, Amerika'yı ve Amerikalıları katman katman görebiliyorsunuz... hele de mevzubahis, aile ise. Bu çekilen "fotoşopsuz" fotoğrafın bazı detaylarını inceleyelim (bu bir genelleme elbette):

     Amerika Birleşik Devletlerinde hasta olma lüksünüz olamaz! Gelir düzeyiniz iyi ise olabilirsiniz tabi ama öyle orta halli bir öğretmenseniz ve hele de kanser olduysanız... "Geçmiş olsun"! Bilindiği üzere burası, o yaldızlı "fırsatlar ülkesi" tabelasının altında, en koyu kapitalizmi yaşayıp yaşatan, devlet destekli sağlık sigorta sistemi olmayan bir memlekettir. Doktor-hasta ilişkisi bile, "müşteri" ve "yolunacak kaz" ayarındadır. "Elden ayaktan düştüm, devlet bana bakar", "hele şu devlet hastanesine bir gideyim" gibi şeyler duyamazsınız. Hele bir de kanser olursanız, işte şimdi yandınız... O zaman işte, Walter White'lıktan istifa edip, Heisenberg olma vaktidir!

     Tüm Batı toplumlarında olduğu gibi, kendisine "ayak bağı" olarak gördüğü dini (her ne kadar bozuk olsa da), belli zaman ve formlara hapsetmiş, dini ve dolayısıyla ahlaki değerleri arka plana itmiş Amerikan toplumu da, samimiyetsiz ve soğuk ve hatta yok olmak üzere olan bir "aile" mevhumunun pençesinde kıvranmaktadır. Aile fertleri birbirlerinden uzak ve birbirlerine mesafelidir. Aynı yatağa giren ebeveynler dahi "sıcaklık"tan uzaktır. Çoğu anne baba, bir zaman sonra, iş yerindeki bir personelle ya da iş çıkışı bir içki içmek için uğradıkları bardaki bir yabancı ile tek veya çok geceli ilişkiler yaşamaktadır. Çocuklarla olan ilişkilerde de aynı durum mevcuttur ve bu "sıcaksızlık" en çok onları vurmaktadır. Ahlaksız ve kötü alışkanlık sahibi arkadaşlar, sıcak aile yuvasının yerini tutmak için vazife başındadır. Bir zaman sonra bu çocuklar da, yetişkinliğe adım attıklarından itibaren, ebeveynlerinin işlediği haltları, misli ile işlemeye başlarlar.

     Peki Birleşik Devletler, bu ahlaki ve dini bağları zayıflamış vatandaşları ile nasıl başa çıkar? Eğer dini ve manevi müeyyide endişesi ve korkusu yoksa, maddi ve kısa vadede suç işleyenlere ceza verebilecek bir sistem kurarak tabi. Burada devreye, dizide de çok iyi işlenmiş iki tane (ki ikisi de aslında tek noktaya çıkar) korku devreye girer; birisi, çok katı vergi ödeme sistemi dolayısıyla "Maliye"den korku ve "kolluk kuvveti" korkusu. Öyle bir vergi denetimi düşünün ki, ortalama gelirinin dışında, çılgınlık yapıp biraz fazlaca ve göze batacak şekilde harcasanız, devlet hemen tepenize binip "senin maaşın buna elvermez, başka gelirin olmasın sakın" gibilerinden inceden inceye hesaba çekiyor ve tatmin edici cevabı olmayanları okkalı bir şekilde cezalandırabiliyor (sistemin adı IRS, yani "Internal Revenue Service" ona göre). Kolluk kuvveti korkusu ise, hemen her olaya müdahale ederken inisiyatif alıp silahını kullanmaktan çekinmeyen, yasaları iyi bilen yetişmiş polis teşkilatı ile ilk aşamada kendini gösteriyor. İkinci aşama ise, rüşvet ve adam kayırmanın minimum düzeyde yaşandığı ve çok sert cezaların çıktığı mahkemeler. Son aşama ise, ne kadın ne erkek hiçbir insan evladının düşmek istemeyeceği Amerikan hapishaneleri var.

     Anladığımız kadar ila, sefahetin, ahlak eksikliğinin, dejenere olmuş ailenin ve kötü çevrenin hüküm sürdüğü Amerika Birleşik Devletleri ve bunun gibi diğer bazı Batı ülkelerinin ayakta kalmasının tek sebebi; adalet mekanizmasının efektif ve can alıcı bir şekilde hayatın her kademesinde kendisini göstermesidir.

Netice: Kimya candır! 

28 Haziran 2014 Cumartesi

Azalan Beyaz Irkın Toplum Mühendisliği: Öjeni Teorisi - 2

     Amerika Birleşik Devletlerinin birçok eyaletinde, bu sterilizasyon denilen kısırlaştırma devam ederken, Avrupa'da da Irkçılık revaçtaydı. Şimdilerin "aman demokrasi ne güzel, herkeste en az bir tane olmalı" kişilerinin dedeleri "faşizm çok güzel, gelsenize" diye dolanıyordu meydanlarda. 1930'lu yılların ortalarına doğru, Yahudileri iyi tanıyan, resim yapmaya olan hevesi kursağında bırakılan ve Birinci Dünya Savaşında onbaşı rütbesi ile savaşan Adolf Hitler, savaştan yenik çıkmanın verdiği eziklik, çaresizlik, ekonomik bitmişlik ve işsizlikle, çökmenin sınırına gelen Almanya'nın idaresini, hem "nasyonel" hem "sosyalist" hem de "işçi"gibi kelimeleri bir arada bulunduran bir parti vasıtası ile eline aldı. İnanılmaz karizması, Goebbels gibi bir makyajcısı ve propagandisti, Faşizme gönülden bağlı bilim insanları (kırk yıllık bilim adamı kalıbı da değişti ya neyse) ile oluşturduğu muazzam sinerji, kısa sürede netice verdi ve birkaç sen öncesinin "loser" Almanyası, dünyayı fethetmeye başladı.

      Nazi Almanyası'nın güçlü ordusu dünyayı işgal etmekle uğraşırken, bilim de ilerliyordu... ama ne yazık ki bu ilerlemelerin bir kısmı, açıkça bir insanlık suçuydu. Öjeni alanındaki çalışmalar, Avrupa'da modaydı. Almanya, "Ari Irk" sevdası peşinde, çeşitli projeler geliştiriyordu. Çalışmalar ve projeler, ABD'deki durumla paralellik arz ediyordu. Galton ve Darwin'in peşinden giden Alman Ernst Haeckel'in faaliyet ve düşünceleri, Nazi dönemi Öjenistlerinin teorik düzlemini hazırlayanlarındandı. Hitler, Margaret Sanger'ın yakın "kafa" arkadaşlarından ve "Bilimsel Irkçılığın" temsilcilerinden biri olan Madison Grant'ın meşhur kitabı "The  Passing of the Great Race" için "benim İncilim budur" demiş ve Faşist Almanya'da ilk basılan yabancı eser bu kitap olmuştur. Bu süreçte, Amerika ve Almanya arasında bir bilim insanı trafiği yaşandı. Amerikalı Öjenistler bir yığın konferans verdi.

     Öjeni üzerindeki çalışmalarını artıran Almanlar, bu konuyu daha ileri ve haliyle daha da sert yerlere getirdiler. Hatta, Birleşik Devletlerdeki Öjenistlerde, "Almanlar bu işi bizden kaptı ama bizi geçtiler" türünde
hayıflanmalar oldu. Sonradan Nazi Partisine de katılan ve Hitler'den iltifatlar gören antropolog Eugen Fischer,
van Verschuer, hastası olduğu
ikizlerle çalışırken
hareketin öncülerinden biriydi. Propaganda Bakanlığı da boş durmadı ve kamuoyunun güçlenmesi için, engelli, geri zekalı kimselerin topluma verdikleri maddi ve manevi zararlar üzerine videolar hazırlanıp gösterildi. Haliyle, sterilizasyonlar Almanya'da da hayata geçti ve "aşağı" olanlar yeni nesil üretemesin diye kısırlaştırıldı. Otmar van Verschuer'in "ikizler" üzerindeki çalışmaları, yardımcısı tarafından daha ileri boyutlara taşındı. Burada devreye, insanlık tarihinin en kötü ve acımasız bilim adamlarından biri giriyor: Josef Mengele. İkizler üzerinde yaptığı anlatılamayacak derecedeki deneylerden (aslında bildiğin işkencedir bunun adı), Çingene ve Yahudiler üzerinde uyguladığı ilaç ve karışımlara kadar Mengele, Irkçı kafayla harmanlanmış Öjenik Hareketin nerelere kadar varabileceğinin açık bir göstergesiydi. İşin enteresan tarafı, Josef Mengele'nin Auschwitz'teki (ki bu yer bazı Öjenistler tarafından bilimsel deneyler için bir cennet ve laboratuvar olarak isimlendirilmiştir) çalışmalarına başlamadan evvel asistan olarak çalıştığı ve sonradan, toplama kamplarındaki kan örneklerini gönderdiği van Verschuer'in laboratuvarı, doğrudan "The Rockefeller Foundation" tarafından finanse ediliyordu.

Latin Amerika'da faaliyetlerine
devam eden sevgi kelebeği Mengele
     Adolf Hitler önderliğindeki Almanya'nın, toplama kamplarında ve dolayısıyla deneylerindeki vahşi ve
insanlık ötesi tutumu, Öjeni çalışmalarının "insanlık suçu" ve "soykırım aracı" olduğu kanaatini güçlendiren bir
kamuoyu oluşturdu. Öjenik Hareket, başına gelecekleri sezip, usulca ve zekice strateji ve isim değişikliğine gitti. Artık "Öjeni" yoktu... "genetik", "doğum kontrolü" "aile planlaması" ve "nüfus kontrolü" olacaktı bundan böyle (oysa eski araştırma-geliştirme merkezleri ve buralarda çalışanlar hiç değişmedi)! Yani güçlü sermayelerin ve lobilerin, birçok alandaki "maske takma" ikiyüzlülüğüne bir yenisi daha katılıyordu. Hatta, hayatta kalan bütün Nazi ilişikli insanlar birbir yargılanıp, en azından hapis yatarken, bu vahşetin teorik ve pratik babalarından Otmar van Verschuer hiç yargılanmadan sıyrılırken, kasap yardımcısı Josef Mengele, ölüm yılı olan 1979'a kadar Latin Amerika'da yaşadı. Verschuer'in, Öjenizm'in karargahı konumundaki California'daki Öjenistlerle ilişkisinin, savaş sonrası hiçbir şey olmamış gibi sürdüğü bilinirken, Mengele de "ikizler" üzerindeki çalışmalarına devam etti.

     Savaş sonrası dönemdeki enteresan ve dikkat çeken durumu özetlemek için birkaç tane soru sormak, şimdilik yeterli olacaktır herhalde:

nüfusu şöyle bir %15 indirsek
süper olur diyen Bill Gates
1. Doğum kontrolü faaliyetleri neden en çok azınlıkların ve mesela Zencilerin yaşadığı yerlerde olur?

2. Neden modern dünyada demokrasi, insan hakları ve refah açısından örnek gösterilen Kuzey Avrupa ülkelerinde kısırlaştırma, taa 70'li yılların sonuna kadar devam etmiştir?

3. Neden sıkı bir Öjenist olan Sir Julian Huxley, UNESCO'nun ilk yöneticisidir?

4. UNESCO "nüfus kontrolü" oluşturmak gayesi ile mi kurulmuştur?

5. Öjenik, Beyaz Anglo Saxon ırkı korumak için mi vardır?

6. Bill Gates'in kurduğu "Bill & Melinda Gates Foundation"ın gelişmemiş ülkelerde ve Afrika'da çocuk ölümlerini azaltmak için dağıttığı aşılar, aslında nüfus ve doğum kontrolü maksatlı mıdır?

7. Neden "gelişmiş" olduğunu iddia eden ülkeler, "gelişmemiş" ülkelerde işe yarayıp-yaramayacağı belli olmayan aşılara milyarlarca dolar döküyor da, çok daha ucuza gelecek altyapı ve en azından su kuyuları ve su şebekesi kurmak için hiç çaba sarf etmiyor? Diyelim ki birkaç çocuğu, bir hastalık için aşıladınız ama o çocuk hala o kirlenmiş, leş gibi zehirli su göletlerinden içmeye devam ediyor... bu nasıl bir "iyileştirme" faaliyeti olabilir ki?

Çocuk hastalıkları için aşılar geliştirmek maksatlı milyon dolarlar harcayan Gates Vakfı ve emelleri: