Makaleye bu kadar sert bir hükümle başlamak istemezdim ama sanki bazen, sonda söylenecek sözü, başta söylemek lazım: Türkiye sanki ucu bucağı görünmeyen bir çıkmaza, koyu bir karanlığa doğru sürükleniyor! Şöyle böyle çeyrek asırlık bir Ak Parti iktidarı, Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk fiziki veya siyasi tökezlemesi ile birlikte tarihe karışacak gibi duruyor. Geçen onca zamana, elde edilen devasa devlet gücüne mukabil, şark usulü bir “lider partisi” hüviyetinden bir türlü kurtulamayan bu yapı, muhtemelen bir sonraki seçimle birlikte veya hemen akabinde, tarihin tozlu raflarındaki yerini alacak. Tabi ki 25 senelik kesintisiz, tek başına bir iktidar, Türkiye gibi fay hatları oynak, darbelerle malul bir memleket düşünüldüğünde, yaşı 45-50 üzeri olanlar için zamanında ancak hayal mesabesinde bir şeydi. Bunu muhafazakar veya bir şekilde muhafazakar/mukaddesatçı görünen bir kadronun başarabilmesi ise işin sosyolojik olarak en enteresan tarafıydı. “İdi” diyoruz, zira artık bu görkemli dönem için geçmiş zaman kipi kullanmak, realiteyi okuyan her akıl için en yerinde tercih olacaktır.
Peki, sağcı muhafazakar yaklaşımı göz önüne alacak olursak, bu kadar karamsar olmayı gerektirecek sebepler ne olabilir ki? Halbuki sağ basın, neredeyse her gün, milli müdafaada gerçekleştirilen İHA’ları, SİHA’ları, yeni buluş, silah ve teknikleri ileri sürerek, türkiyenin çağ atladığını, düşman ülkeleri çatır çatır çatlattığını ve önümüzde “kallavi bir Türk asrının” bizi beklediğini, her şeyin toz pembe olacağını yazıyor çarşaf çarşaf. Üzgünüm ama bunları yazanlar, havuz medyasının reklam pastasından kapmak, iktidar çevresine daha fazla yanaşabilmek ve ferdi olarak düşünecek olursak, paye kapmak ve tabiri caizse yolunu bulmak gayesine hizmet ediyor gibi duruyor. Şu ahvalde, “kral çıplak” diyecek bir babayiğit olmadığı gibi, muhtemelen bunu dinleyip dikkate alacak bir merci de yok. Zira sadece savunma sanayini güçlendirmekle, bir memleket tam manasıyla ileriye gidemez. Bu zaten bulunduğunuz coğrafyayı korumanın, olmazsa olmaz bir mütemmim cüzüdür. Eskilerin deyişiyle, “İster isen sulh-u salah, hazır ol cenge” (sulh istiyorsanız, harbe hazır olmalısınız) düsturu, bizim gibi jeopolitik bir ateş çemberinde yer alan ülkeler için gayet pratik ve bir o kadar da tesirli bir formüldür. Ha, Ak Partiye kadar bu konuyu onlar kadar ciddiye alan olmamıştı, dolayısıyla tebrik etmek ve şayet mümkünse, devamın gelmesini dilemek lazımdır. Yalnız burada unutulmaması gereken iki husus var.
İlki: Milyarlarca dolar sermaye harcayıp geliştirdiğiniz ve düşmanın uykusunu kaçıracağını sandığınız bir silah, karşı tarafın teknolojik bir sıçramayla sahaya süreceği, tek bir parametresi bile daha üstün olan başka bir teknolojiyle bir gecede işe yaramaz hale gelebilir. Keşke mevcut kadroların tüm işleri, milli müdafaaya gösterdikleri cehd ve ciddiyet gibi olsaydı! Fakat ne acıdır ki, iktisadi ve ictimai sahaya baktığımızda vaziyetin hiç de parlak olmadığını, aksine içten içe çürüyen bir yapının varlığını görüyoruz.
İkincisi ise, ilkinden daha vahim ve kaçınılmaz gibi görünüyor. O da, iktidar değişir değişmez, yapılan devasa yatırım, buluş ve silahların, en azından görmezden gelinmesi ve hatta gözden çıkarılması... Ki, tarihimize baktığımızda, bunun gerçekleşeceği endişesi, insanı kaplamıyor değil!
Tarihi Döngüler ve Kırılmalar: Bir Milletin Tekerrür Eden Kaderi
Mevzuya tarihi bir derinlik katmak, bugünkü gidişatı anlamak adına elzemdir. Bizim topraklarımızda, bilhassa son 200-250 senedir iktidar değişmeleri ve rejim dönüşümleri her zaman çok keskin, yıkıcı ve alabildiğine inişli-çıkışlı olmuştur. Osmanlı döneminde, çöküşün ayak seslerinin iyice duyulduğu 1800’lü senelerden itibaren tarih sayfalarına geçen hadiseler, bugünün mukadderatına da ayna tutmaktadır:
Yeniçeriler zorbalığa başlıyor ve Üçüncü Selim han şehit ediliyor, İkinci Mahmut han, fitne fücur yuvası haline gelen Yeniçeri ocağını dağıtıyor, Abdülaziz han şehit ediliyor, Batı hayranlığı ile efsunlanmış Jön Türkler, iyiden teşkilatlanmaya başlıyor, Ruslar İstanbul içine kadar geliyor. İkinci Abdülhamid han geliyor ve çökmesi an meselesi olan devlet tekrar, hiç tahmin edilmeyecek şekilde ayağa kalkıyor, millet nefes alıyor ve Halife, memleketine 33 sene canla başla hizmet ettikten sonra, 600 senelik bir devlete ve ananesine hiç yakışmayacak bir biçimde hal ediliyor. Bu olay, esasında tarihimizin en büyük kırılmalarından, zira bundan sonraki gidişat, ara sıra yaşanan ferahlama ve yükselmelere rağmen, hep aşağı doğru. 20. asrın başlaması ile birlikte Memleket büyük bir buhranın içine giriyor, devasa toprak kayıpları, katliamlar derken, basiretsiz İttihatçıların elinde, Birinci Cihan Harbinin yıkıcı neticesi ve dedelerinin kurduğu kendi devletinden kovulan İslamiyet’in son halifesi! Akabinde Osmanlı coğrafyası tamamen talan oluyor, Devlet-i Aliyyenin çıktığı her yerde İngilizler, kendi maşalarını ve idarelerini yerleştiriyor. Memleket, tek parti rejimi altında, iyice Kuzey Kore çakması üçüncü sınıf bir muz cumhuriyeti iken, hiç olmayacak bir şekilde ve yerden Adnan Menderes çıkıyor, müslümanlar nispi bir rahatlamaya kavuşuyor. Ancak bu toprakların makus talihi yine değişmiyor ve başvekil Menderes idam ediliyor. Her “normalleşme” gibi görünen durumlarından arkasından, asker sopasını gösterip yönetime el koyuyor. Sonra, tam her şey bitti derken, Turgut Özal gibi bir babayiğit çıkıp ülkenin hudutlarını açıyor, çok ince bir siyasetle, içerideki dinozorlardan kısmen de olsa milleti kurtarıyor. Sonra işler yine sarpa sarıyor, 28 Şubat falan derken, rüyada görülse bile inanılmayacak bir teveccüh ve süre ile, Ak Parti 25 senelik bir iktidar elde ediyor. Daha bir sürü hadise var zuhur eden ama netice olarak, özetin özetine bile bakacak olsak, çıkış ve inişler arasındaki farklar, birçok devletin ve medeniyetin, tarihlerinde hiç yaşamadığı kadar sert zigzaglı ve kanlı. Rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun deyişiyle; “Yükselmede de rekor bizde, alçalmada da!”
Peki bize bu tarihi hakikat bize ne gösteriyor: Dahildeki kırılmalar ne kadar sert olur ve uzun sürerse, rüzgar döndüğünde, tam ters istikamette, neredeyse aynı şiddette, hatta bazen daha da kesif bir savrulma meydana geliyor. 25 senedir, Erdoğan’ın kuvvetli duruşu ve geri adım atmaması sayesinde, olan biteni içine atan, her kalkıştığında bir türlü istediği neticeyi alamayan, Halk fırkası ve İslamiyet’le şöyle veya böyle problemi olan tayfada o kadar çok stres birikti ki, iktidar, seçim gibi resmi bir prosedürle gidiyor gibi görünse dahi, bu değişim öyle sancısız ve kolay olmayacaktır. Dolayısıyla Ak Partinin, daha doğrusu Erdoğan’ın başkanlığının biteceği, bir vesile ile anlaşıldığı saniyede, eğer Allah bu millete acımazsa, ki acımayı hak etmiyor şu vaziyette, büyük bir çöküş bizi bekliyor. Sağ cenahtan, yeni, toparlayıcı ve güçlü bir lider de, şu an için ortalıkta yok gibi.
Umumi Ahlaki Çürüme ve Gençlerin Durumu
Şimdi, bu kara tabloya milletin mevcut ahvalini de ekleyelim: Uçkur, mide ve zevkinden başka bir şey düşünmeyen, hedonist ve kibirli insanlardan müteşekkil, kuru bir kalabalık! İşyerleri ve mektepler gibi zoraki kalabalıklara karışan ve bir derece usturuplu olan fertler, egolarını şişirecek fırsatı bulur bulmaz, asli hallerine dönüveriyor. Edep ve haya yoksunu, ağzı bozuk gençlerle karşılaşmadan, dışarıda 5-10 dakika geçirmek mümkün değil artık günümüzde! Köy, kasaba, şehir fark etmiyor. Mektep ve üniversiteler, süfli emelleri peşinde koşan, cahil, önünü görmekten aciz, küfran-ı nimet içerisinde, elindekine şükretmekten uzak insanlarla dolu. Başında “milli” yazan eğitim sisteminin iflas etmiş olduğunu söylemeye zaten hacet yok. Filhakika, iktidar, uzun bir süredir, kendine düşman olacak kadroları kendi eliyle, kendi bütçesi ile besleyip, bomboş bir şekilde ortalığa salıveriyor!
Diğer yandan ise internet ve sosyal medyanın yıkıcı sürati de, gençliği yozlaşması ile kolkola aşağı doğru gidişatına devam ediyor. Binaenaleyh, iktidarın desteksiz, yavan ve içi boş “dindar nesil” projesinin tamamen çöktüğü gün gibi ortada! Gençler, İslamiyet ve asıl haliyle Ehl-i Sünnet itikadından, alabildiğince ötelere uçmuş bir surette, memleketin tarih ve duruşundan hayli uzaklarda, vakitlerini nefislerini eğlendirmekle öldürüyor ve yakın bir zamanda hiç de ellerini taşın altına sokacak gibi durmuyorlar. Şu durumda, genel olarak coğrafyamızı esir edecek gibi görünen, nüfus azalmasına, insan sevinse mi üzülse mi karar veremiyor doğrusu!
Cebi Para Gören, "Mufazakar" Kalabilir mi?
Başaşağı gidişatın bir başka indikatörü ve bir o kadar da faili esasında; muhafazakarımız! Üzerindeki tazyik arttıkça kendini ve neslini toparlamaya, dinini öğrenmeye ve yaşamaya gayret eden Türk muhafazakarı, bolca numunesini gördüğümüz gibi, para ve mevki ile olan imtihanda, umumiyetle sınıfta kalıyor. Mesela, Ak Partiye rey veren, ilk dönem sağcıları düşünün... Çoğu, ihtilaller, 28 Şubatlar yaşamış "darbeli" bir nesil ama o nispette de, elindekinin kıymetini bilecek olgunluk ve şükürde. Buna, Ak Partinin ilk dönemindeki sıcak para bolluğu ve iktisadi ferahlamanın yetiştirdiği ikinci nesli koyduğunuzda, yozlaşma hemen kendini belli etmeye başlıyor. Ondan sonraki jenerasyona zaten yukarıda değindik.
Kaht-ı Rical ve Yol Gösterici Eksikliği
Gelelim en kadim meselelerimizden birisine; sağ cenahtaki “adam” kıtlığı! Ta Sultan Abdülmecid’in zamanından miras kalan bu kara bela, bir türlü başımızdan gitmiyor ve hiçbir çözümü yok gibi duruyor. Yani 25 senelik bir iktidar düşünün ki, icraatı döneminde, gençlere ufuk verecek, onlara yön gösterecek, devasa tarihlerini sevdirecek, bin senelik Anadolu kültürünü aşılayacak, milli şuuru besleyecek bir tane mücessem karakter yok… O kadar imkana, üniversiteye, fonlara rağmen üstelik! Görüntü verenlerin kahir ekseriyeti, günü kurtarmanın, cebini doldurmanın peşinde. İdealist olanlar da, ya diğerleri ile aynı kefeye konuluyor, ya erken pes ediyor ya da, “bunlardan bir cacık olmaz” deyip uzlete çekiliyor. Arkası doldurulmayan, sahaya inmeyen, kuru ve hamasi nutuklarla, böyle bir hareketin olmayacağı da çok bariz. Üstelik, şu şaşmaz formülü de göz önünde bulundurunca, realiteyi, her ne kadar acı da olsa kabul etmek daha kolay oluyor: “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz!”
Netice: Bir İflasın Anatomisi
Tarihi döngüler, iktisadi kırılganlıklar ve sosyolojik erozyon bir araya geldiğinde, Türkiye'nin sadece bir siyasi parti değişimiyle atlatılamayacak derin bir krizin eşiğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu kriz, sadece mevcut iktidarın değil, aynı zamanda ülkenin temel dinamiklerinin ve ictimai değerlerinin de muhakemesini gerektirmektedir. Eğer bu derinlemesine analizler ışığında köklü bir zihniyet değişimi yaşanmazsa, Türkiye'nin geleceği, geçmişteki acı tecrübelerin çok daha şiddetli bir tekrarı olma potansiyeli taşımaktadır. Abdülaziz, Abdülhamid ve Vahideddin hanlara yaşatılan rezillikler ve ortada duran “ah”ları, Ak Parti dönemindeki muvakkat rahatlamanın neticesinin çok ağır olacağı emarelerini güçlendirmektedir.