Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: 2024 Follow my blog with Bloglovin

9 Kasım 2024 Cumartesi

David Sinclair, Bryan Johnson, Blueprint Protocol, Longevity, Anti Aging, Az Yemek, Oruç ve Doğru Uyku


     Bir sürü şey yazdık başlığa ama hepsi birbiri ile bağlantılı! Ecnebice olanlar, son zamanların popüler şahsiyet ve başlıklarından... Zira insan ölmek istemiyor! Gelelim detaylara:

     Anti-aging: Adı üzerinde, "yaşlanmayı durdurma" teşebbüsü. Bu teşebbüs, birçok beden ve zihin faaliyetinin, tek bir gaye etrafında birleştirilmesinden ibarettir. Yaş almayı mümkün olabildiğince yavaşlatmak, genel manada vücudu, kaliteli ve dengeli gıda alımı ile ve düzenli egzersiz ile beslemek, beyni de, stres ve tasa gibi yıpratıcı unsurlardan uzak tutmak şeklinde, kabaca özetlenebilir. Tabi bu mefhum, devasa bir endüstrinin ani tetikleyicisi olduğu için, reklam ve pazarlama gürültüsünün sebep olduğu, göz gözü görmeyen bir sis bulutunun içinde, şiddetini artırarak devam ediyor... Ama hangi tarafa belli değil!

     Longevity: Üstteki başlık ile doğrudan bağlantılı, gündelik literatüre yeni yeni girmeye başlayan bir kelime. "Uzun yaşama" veya daha ayağı yere basan şekliyle "uzun yaşama emeli" diyebiliriz. Longevity hadisesi, yaşlanmayı yavaşlatma çabalarının bir adım ötesine gidip, yaşlanmayı tersine çevirme, diğer bir deyişle gençleşme faaliyetlerini de kapsaması bakımından, enteresan bir noktaya doğru evriliyor bu aralar. Bu sahada da, birkaç kişi epey bir isim yaptı ve tanındı. Onlara da kısaca değinelim:

     David Sinclair: İnsan ömrünü uzatma faaliyetleri ile, bir süredir meşhur olmuş Avusturalyalı Harvard profesörü. Macar Yahudisi bir aileden gelen Sinclair, biyolog ve genetik ilminde uzman. 55 yaşında olduğu halde, oldukça genç gösteren ve günlük olarak 16 saat civarında oruç tutan bu ilim adamının hakkında, son zamanlarda bazı spekülasyonlar çıkmış olsa da, uzun yaşama ve yaşlanmayı yavaşlatmaya bakışı, dikkate almaya değer.

55 yaşında ama daha 
genç gösteriyor

      Bryan Johnson: Hızlı gençliği zamanında vücudunu harap eden ve sonrasında bu hayatına tövbe edip, hem ömrünü hem de varlığını, yaşlanmayı tersine döndürme gayesine adayan bir garip Amerikalı müteşebbis. Bu eleman, kendi deyimiyle, "dünyanın en çok ölçülen ve tahlil yapılan insanı". Youtube ve sosyal medyada bayağı faal olan Johnson, "Blueprint Protocol" adını verdiği projesi ile, yaş almanın getirdiği dezavantajları durdurma hatta geri alma hedefi güdüyor. Her gün, katı bir biçimde tatbik ettiği disiplini ile, her bir organının kaç yaşına geri döndüğünü söyleyecek kadar kendinden emin. Senelik maliyeti 2 milyon dolar olan bu çalışmalar sebebiyle, evi, adeta bir laboratuvar hatta hastaneyi andırıyor ve neredeyse her adımı ölçülüyor ve kaydediliyor. Yapıp ettikleri ve şimdiye kadar başardığını iddia ettiği şeyler her ne kadar tartışmalı bile olsa, günlük tatbikatına ve yaşama bakışına değinmek faydalı olacaktır.

47 yaşında ama daha genç
gösteriyor mu ki acaba?

     Blueprint Protocol: Biraz da, Bryan Johnson'un şahsi projesi olan bu protokol ve günlük hayatına bakalım:

1. Diyet ve beslenme: Sıhhati, mümkün olan en iyi seviyeye getirmek için düzenli yeme alışkanlıklarını ve muayyen gıdaların tüketimidir kısaca. Bir gıdanın tamamına odaklanan ve işlenmiş olanları en aza indiren, nebatat merkezli, düşük kalorili bir diyet bu. Kendisi bir vegan olan Bryan'ın beslenme rutini aşağı yukarı şöyle: 

Sabah 05.25'te, bir yığın yeşillikten müteşekkil içecek.

06.45 kahvaltı. 

9'da super veggie yemeği.

11'de günün son yemeği! Yalnız dikkatinizi celbederim... Sabah 11 bu!

2. Gıda Takviyeleri: Takviyeler bu çalışmada olmazsa olmazdır. Eksik kalan taraflar ve zaten az ve nebatat temelli beslenme bunlarla tamamlanır.

günlük aldığı takviyelere bak!

3. Egzersiz: Fiziki sağlık ve dayanıklılığa odaklanan bir egzersiz rutini. Johnson, sabah 5 buçuk civarında egzersiz rutinine başlar. 

4. Uyku Düzeni: "Kaliteli uyku" hedefi ile daha iyi bir uyku düzenidir. Bryan'ın rutinini ifa etmek biraz zor ama kendisi, bilaistisna her akşam 8 buçuk gibi yatar ve sabah 5 gibi kalkar. Johnson'ın en çok ehemmiyet verdiği madde uyku diyebiliriz bu arada.

5. Zihin ve Hissiyatın İyi Halde Bulunması: Stres yönetimi ve meditasyon gibi mental sağlık teknikleri ile, beyni ve kalbi müspet olarak beslemek. 

6. Verilere Dayanan Sağlık Takibi: Günlük tahliller ile ölçümleri içeren teknoloji ve datayı bu uğurda sık kullanmak.

7. Aile, Arkadaşlık ve Cemiyet Hayatı: Yalnız kalmamak ve iyi ilişkiler kurulan insanlar ile sık iletişim. 

8. Kötü Alışkanlıklardan Kaçınma: Yukarıdaki gayelere ulaşmakta engel teşkil edecek her şeyden, bir disiplin çerçevesinde uzak durma.


Longevity, Anti Aging ve İslamiyet


     Bütün bunları niye yazdık peki? Çünki anti-aging ve longevity mefhumları üzerinde dönen laf kalabalığı ve gümbürtünün özünde ve temelinde, Müslümanların, ta asırlar öncesinden tatbik edegeldikleri bazı esaslar var... Ama tabi arada muazzam bir fark var: Zikrettiğimiz (ve zikretmediğimiz ancak piyasada tanınan) isimler, bu usulleri tatbik ederken, dünya nimetlerinden, olabildiğince uzun bir zaman istifade edebilmek maksadını güdüyorlar. Lakin, bu zevkleri tadabilmek için dahi, bazı şeylerden feragat etmek durumunda kalıyorlar. İslamiyet'in, bahsi geçen disiplinlere olan benzerliğine gelelim:

     Bunlardan ilki, beslenme: Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz kişilerin en bariz hususiyetlerinden bir tanesi, az yemeleri ve bir şekilde, oruçlu bir hayat sürmeleridir. Gerçekten de baktığımızda, kendileri gün içerisinde, 16-19 saat aralığında bir zaman diliminde, yeme işini tamamen rafa kaldırmışlardır.

     İslam dini bu hususta ne diyor? Birçok hadiste, az ve nebati yemek teşvik edilirken, çok yemenin maddi ve manevi zararları bildiriliyor. Filhakika, İslam alimleri ve velilerin hayatlarına bakıldığında, çok ve çeşitli yemek gibi bir durumun olmadığı hemen görülüyor. Yani İslam dininin önder zatları, az yemeyi bir hayat düsturu olarak benimsemişlerdir. Zira kaynaklarda, avama takımı için en iyi beslenme şeklinin, iki günde üç öğün (yani öğün atlayarak) olduğu belirtiliyor ve çok, çeşitli ve karışık yemenin, kanı, tıpkı alkollü içecekler gibi zehirlediği bildiriliyor. Yine bu bağlamda, et ve et ürünleri nadirattandır ve eti çok yemenin, kalbi kararttığı rivayet edilir. Oruç tutmak ise, sadece senenin belli zamanında ifa edilmekten öte, bir hayat biçimidir ve bir yandan bedeni temizlerken bir yandan da ruhu inceltir ve maneviyatı kuvvetlendirir. 

     Uyku da hakeza aynı şekilde. Yaşlanmayı geciktirme gayesi peşinde olan kişilerin uyku disiplinine bakıldığında, yine İslamiyet'in teşvik ettiği uyku düzenini görüyoruz; erken yat - erken kalk! Zira gelen haberlerde, yatsı namazı kılınır kılınmaz yatmak teşvik ediliyor. Sabah namazını farziyeti ise, zaten güneşin doğmasından evvel yataktan kalkmayı zaruri kılıyor. 

     Sair başlıklara baktığımızda, yine aynı tabloyu görüyoruz: Zihin ve ruhun, gam ve gussadan uzak, olabilecek en sakin, en mütevekkil seviyede kararlı bir halde bulunması, aile, arkadaş ve cemiyet bağlarının sıkı ve samimi olması, bedeni dinç tutacak kültür fizik hareketlerin ehemmiyeti, beden ve ruha eziyet olan kötü alışkanlıklardan titizlikle kaçınmak... Tüm bunlar, bir Müslümanın hayatında olan ya da olması gereken prensipler!

     Dolayısıyla, özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz: İslamiyet'i, numune zatların yaşadığı gibi tatbik etmeye çalışan bir Müslüman, anti aging ve longevity konularında zaten uzmandır (tûl-i emele ve dünya sevgisine kapılmadan ölümün muhakkak geleceğini bilerek ve ona hazırlanarak elbette) ve ilave olarak fazlaca da bir şey yapmasına gerek yoktur!

19 Ekim 2024 Cumartesi

Cihad ve Cihad ile Fitne Çıkarmak Arasındaki Fark

    

     İbadetlerin en kıymetlisi, farz-ı ayn olanlardır. Farzlardan sonra en kıymetlisi, Şafi mezhebinde sünnet namazlar, Hanbeli'de cihaddır. Hanefi ve Maliki'de ise, ilim öğrenmek ve öğretmek ve sonra cihaddır.

     Cihadın üç türlü olduğu bildiriyor: Fiil ile, kavil ile ve dua etmek ile. Birincisi, beden ile yani her türlü harp vasıtaları ile cihad yapmak, İslamiyet'ten haberleri olmayarak, başkalarından görmekle veya zalimlerin, sömürücülerin baskıları ve işkenceleri ve aldatmaları ile küfre sürüklenmiş olan zavallılara İslamiyet'i bildirmeye engel olan diktatörlere, emperyalist güçlere karşı olur. En modern harp vasıtaları ile dövüşerek, bu zalim diktatörlerin, emperyalistlerin güçleri, kuvvetleri yok edilerek, bunların pençeleri, baskıları altında inleyen zavallı milletler esaretten, kölelikten kurtarılır. Bunlara İslamiyet öğretilerek, seve seve Müslüman olmaları teklif olunur. Kabul etmezlerse, Müslümanlarla birlikte İslam dininin adil, hürriyetçi ve eşitlik emreden emirleri altında, Müslümanlarla aynı haklara malik olarak ve kendi dinlerinin icaplarını ve ibadetlerini serbestçe yapmak suretiyle yaşamalarına izin verilir. Bu silahlı cihadı, muharebeyi yalnız devlet yapar. Yani devletin ordusu, savunma kuvvetleri yapar. Devletin emri, bilgisi, izni olmadan hiçbir Müslümanın kafirlere saldırması, eşkıyalık yapması caiz değildir. Devletin sulh yaptığı kafirlerden birini öldüren Müslümanı, İslam dini en ağır cezaya çarptırmaktadır. Görülüyor ki, İslam dininde, cihad demek, memleketleri yıkmak, insanları öldürmek demek değildir. İnsanlara İslamiyet'i tanıtarak, kendiliklerinden seve seve Müslüman olmalarına çalışmak demektir. Tarihteki İslam devletleri (Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar) hep böyle cihad etti. Cihad sayesinde, hiçbir gayr-i müslim, "işitmedim, bilseydim inanırdım" diyemeyecektir.

     Sulh zamanında hudut başında beklemek, yeni silahları yapmasını öğrenmek, harp vasıtalarını kullanmasını ve bunun için lazım olan fen bilgilerini öğrenmek de cihaddır. Müslümanların böyle cihad etmeleri farz-ı kifayedir. Düşman hücum ettiği zaman, kadın, çocuk herkese, yani yakın olanlara, eğer bunların da gücü yetişmezse, uzakta ve daha uzaklarda olanlara da farz-ı ayn olur. Cihad yapan devlete yardım etmeyenler günaha girer.

     Cihadının ikinci şekli, her türlü neşir vasıtası ile İslamiyet'i insanlara yaymak, duyurmaktır. zira zamanımızda, dinsizlerin yazı, film, radyo ile ve her çeşit propaganda ile saldırması aldı yürüdü. İslam'ın iç ve dış düşmanlarının yıkıcı, aldatıcı propagandalarına karşı alimlerin, hakiki Müslümanlığı ani Ehl-i Sünnet itikadını, neşir vasıtaları ile bütün dünyaya yaymaları, günümüzün en kıymetli cihadıdır. Kitap, mecmua, gazete, radyo, televizyon ve filmler ile İslamiyet'in üstünlüğünü, faydalarını, hem Müslümanlara ve çocuklarına öğretmeli, hem de bütün dünyaya yaymalıdır. Bunu yapabilmek için, İslam bilgilerinin hem din, hem de fen kollarını iyi öğrenmelidir.

     Cihadın üçüncü kısmı, dua ile yapılan cihaddır. Bütün Müslümanların bu cihadı yapmaları farz-ı ayndır. Bu cihadı yapmamak, büyük günah olur. Bunu yapmak ise, birinci ve ikinci kısımları yapanlara dua etmekle olur. Yani leşker-i gaza, leşker-i duanın yardımına muhtaçtır.

     İmam-ı Muhammed hazretlerinin "Siyer-i kebir" kitabında şöyle deniliyor: "Cihad emri yavaş yavaş geldi. İslamiyet'in başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak, onlardan uzak kalmak, onlara yumuşak davranmak emrolundu. Sonra, ikinci emir gelerek, "kafirlere yumuşak ve güzel sözlerle İslamiyet'i bildir" denildi. Üçüncü emir ile harp etmeye yalnız izin verildi. Dördüncü emir ile "kafirler size eziyet verince, onlarla harp ediniz" denilerek, karşı koymak farz oldu. Medine'de İslam devleti teşekkül edince, beşinci olarak, "dört aydan başka zamanlarda harp ediniz" emri geldi. Altıncı olarak gelen ayette, devletin, ordunun kafirlerle her zaman harp etmesi emrolundu. Böylece, cihad etmek, farz-ı kifaye oldu. Devletin her zaman cihada hazırlanması lazımdır. Sulh halinde ve arada anlaşma varsa, ansızın saldırılmaz. Önce, anlaşmanın bozulduğu haber verilir. Kafirler dar-ül-islama saldırınca, bu zalimlere karşı, kadın, erkek, bütün Müslümanların ordunun emrinde harp etmeleri farz-ı ayn olur".

Cihad ve Fitne Arasındaki İnce Çizgi:

     Cihadın mahiyeti ve çeşitleri bu şekilde. Şimdi gelelim, "cihad" adı altında, özellikle son bir asırdır çıkarılan fitnelerin cihaddan farkına:

     Kitaplarda deniliyor ki; dar-ül-harpte de, gayr-i müslimlerin haklarına dokunmamak, hükumetlerinin kanunlarına uymak, kimseyi dolandırmamak, Müslümanlığın icabıdır. Zalim, hatta kafir hükumetlere karşı isyan etmek, fitne çıkarmak yasaktır. Böyle fitne çıkarmak, cihad değil, ahmaklıktır ve büyük günahtır.

     Bu açıklama gayet sarih olmakla birlikte, yakın tarihte, bilhassa Hac Suresinin otuz dokuzuncu ayeti bahane edilerek, birçok faaliyet yürütüldü, kardeş kardeşe düşman edildi. Çok insan idam edildi, birçoğu hapislerde çürüdü. Bunun en bariz örneğini, Cemal Abdünnasır yönetimindeki Mısır'da gördük. Hasen el Benna ve Seyyid Kutub gibi reformistlerin çıkardığı fitnede, Müslümanlar çok zarar gördü ve hatta bu hadiselerin menfi neticeleri, bugün bile hala Mısır'da hissediliyor.  


Hasen el Benna ve Seyyid Kutub


     Hac Suresinin 39. Ayeti Nasıl İzah Ediliyor:

     Mekke'de kafirler, Müslümanlara zulüm ediyor, yaralıyor, öldürüyorlardı. Bu zalimlerle dövüşmek için, Resulullah'tan tekrar tekrar izin istediler. izin verilmedi. Zalimlerin zulmünden kurtulamayacak olanların, kafir memleketi olan Habeşistan'a hicret etmelerine izin verildi. Peygamber Efendimiz, Medine'ye hicret edince, Hac Suresinin otuz dokuzuncu ayeti nazil oldu. Burada mealen; "müminlere saldıran zalimlerle cihad yapmaya izin verildi" buyuruldu. Bu ayet, Medine'de yeni kurulan islam devletinin, Mekke'deki kafirlerle ve zalimlerle cihad yapmasına izin vermektedir. Yani görüldüğü üzere, cihad emri ancak devlet kurulduktan sonra verildi.

12 Eylül 2024 Perşembe

İsrail-Filistin Çatışması ve Gazze'de Çözüm Olur mu?

    

     Ekim 2023'ten bu yana, neredeyse tüm dünyanın gözü, Gazze ve İsrail'in üzerinde. Bir önceki yazıda, Filistin diye bilinen coğrafyanın geçmişine, Siyonistlerin oraya yerleşip devletlerini kurmalarına ve neredeyse 100 senedir devam eden İsrail-Filistin çatışmasına bakmıştık. Bu yazıda ise, bilhassa 7 Ekim 2023'te yaşanan Hamas saldırısı ve akabinde, neredeyse kesintisiz devam eden İsrail'in Gazze ablukası merkezinde, kimlerin, bu yaşananlara nasıl yaklaştığına ve hiç nihayeti gelmeyecek gibi devam edegelen hadiselerin nasıl çözülebileceğine bakalım:

     ABD: Siyonist Yahudiler ile sıkı-fıkı olan Evanjelistlerin nüfuzu ve Ortadoğu'yu bir şekilde, uzaktan kontrol etme arzusu, Amerika'yı İsrail'in yanında olmaya itiyor, her zaman olduğu gibi. İsrail'in, Batı Şeria'daki yerleşimleri ve sivilleri hedef alan saldırıları için, "kınama" şeklinde sesler çıksa da, genelde bunlar çok cılız kalır. Birleşmiş Milletler denilen teşkilatın, veto hakkına sahip 5 ülkesinden birisi olması hasebiyle de ABD, tıpkı yaramaz bir çocuğun arkasını kollayan ağabey pozisyonundadır.

     Almanya: İsrail'i destekleyenler arasındaki ülkelerin, tabiri caizse, "en zavallısı"! Holokost ayağına ikide bir zırlayan İsrail'i susturmak için, habire yardım, hibe yaparlar, sorgusuz sualsiz destek verirler!

     İngiltere: Balfour Deklarasyonu ile başlayan, İsrail devletinin kuruluş hikayesi vesilesiyle, İsrail'e yakın durur. Her ne kadar, İngiliz vesayetinin sonlarına doğru, sıkıntılı dönemler geçirmiş olsalar da, derin İngiliz lobisi, her zaman için İsrail'in yanındadır. Elbette böyle durumlar için, her zaman olduğu gibi takındığı, "herkesin serbestçe söz söyleme hürriyetini kısıtlamama" mefhumu çerçevesinde, "hem nalına hem mıhına" siyasetini sürdürmeyi hiç ihmal etmez!

     Rusya: ABD ile iyice limoni olan Putin, İsrail'e karşı açıkça Filistin tarafını destekliyor. Zaten Rusların, Filistinliler ile olan ilişkileri, soğuk savaş döneminden beri yakınlık arz ediyordu. Hele de Filistin Kurtuluş Örgütü ve El-Fetih gibi sol teşkilatlanmaların tesisi akabinde, SSCB, Filistin ile daha da alakadar olmuştu. Mevcut Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas'ın, bir müddet Moskova'da bir üniversitede talebe olduğunu da ekleyelim. 

     Çin: Tıpkı Rusya gibi, Çin de İsrail'in Gazze'deki operasyonuna karşı çıkıyor.  

     Dünya Genelindeki Sol Hareket: Sol zihniyetin revaçta ve/veya iktidarda olduğu memleketlerde (Brezilya, İspanya, Küba...), FKÖ ve sair solcu teşkilatların senelerdir süren mücadeleleri sebebiyle, genel manada bir Filistin hassasiyeti vardır. Hatta birçoğunda, Filistin'i hatırlatacak, cadde sokak, meydan isimleri de mevcuttur. Şu an dünya genelinde yapılan protestoların büyük ekseriyeti de yine sol tanzimlerin tahrikiyle gelişmektedir.  

     Arap Dünyası: En enteresan kısmı burası, zira Araplar, ırkdaşlarına, dışarıdan birisinin zannedeceği tarzda yakınlık göstermezler! Hatta, Suudi Arabistan gibi olanlar, doğrudan kulaklarını tıkar. Refah hudut kapısının açıldığı Mısır ve Batı Şeria'nın komşusu Ürdün, Filistin tarafından bir tane bile mülteci kabul etmez! Neden? Çünki her iki komşu memleket de, bir zamanlar ülkelerine gelen Filistinlilerin, bir şekilde düzensizliği, karışıklığı hatta anarşiyi körüklediklerini, acı şekilde tecrübe etmiş ve bir daha böyle adımlar atmaya tövbe etmişti!

        Gazze'deki Genel Durumu Nasıl Okumak Lazım:

      Gazze'de olup bitenleri doğru olarak analiz edebilmek için bazı şeyleri yerli yerine koymak lazım. Zira hem solcuların beynelmilel kampanyaları hem de bizim, sağını solundan ayıramayan muhafazakarımız yüzünden, bazı mevzular doğru bir şekilde temellendirilmekten pek uzak! Bunlardan ilki ve en mühimi şu: 

     * İsrail'in Gazze'yi, tamamen ve toptan işgal etmek gibi bir düşüncesi yok ve hiç olmadı! Gazze'nin Arz-ı mevud'un bir parçası olduğunu iddia eden aşırı dinciler var elbette ama şimdiye kadarki resmi politikalar, bu yönde müşahhas bir adım atılmadığını açık olarak gösteriyor. İsrail burayı işgal edecek olsa, şimdiye kadar çoktan yapardı. Ancak ellerine geçen her fırsatta, buradan çekildi. Evet, 2005'e kadar, sayısı tedricen 8 bine kadar artan bir yerleşimci Yahudi nüfusu oldu Gazze'de ancak bunlar, 1947 sonrasında, bir türlü normalleşmeyen güvenlik meselesini, biraz olsun düzeltmek gayesiyleydi. 2005'te, içteki sert muhalefete rağmen, İsrail hükumeti, Gazze'deki varlığını tamamen sonlandırdı. 

     * Gazze'yi idare eden Hamas denilen teşkilat, tüm varlığı ve siyasetini, İsrail'i yeryüzünden silmek üzerine kurmuş, kime hizmet ettiği bilinmeyen, kendi bekası için kendi halkına dahi acımasızca davranmaktan çekinmeyen bir organizasyon. Gazze'ye yağan yardımların aslan payına, bu teşkilatın yönetici kadrosunun konduğu da ortada. Bu teşkilatın kullandığı lisan ve her şeyi, intikam, kin ve ne olursa olsun uzlaşmama üzerine kurulu. 

     * İzzeddin el Kassam tugayları isimli garabetin faaliyetleri! Muhammed Abduh'un bir talebesinin (aynı zamanda Reşid Rıza'nın da sınıf arkadaşı) ismini taşıyan bu yapı, 7 ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e çıkarma yapması sonrasında iyice zirve yaptı. Bunların vazifesi, ateşi, işgali alevlendirmek... Zira kendileri hasbelkader birkaç israil askeri öldürünce, bir-iki boş tank patlatınca, bu askerin ve zayiatın ikamesi olarak İsrail emniyet kuvvetleri, onlarca bebek ve masum öldürmeye tekrar tekrar şevkleniyor!

                                            Peki bu Ateş Nasıl Biter:

     Gazze'de senelerdir devam eden ve yüz binlerce masumun canına kasteden çatışmaların sona ermesi için yapılması gereken şey, aslında en basit ve tesirli olanı... Sulh! Söylemesi kolay tabi ama, nasıl olacak ki? 

Gazze'nin hali

     Ayağı yere basmayan, hakikatleri olduğu gibi görmemekte ısrar edenlere, bir kez daha çıplak gerçekleri söyleyelim: İsrail, dünyanın en kuvvetli devletlerinin şartsız desteği ile, bu hadiselerin tereddütsüz üstün gücü! İsrail'i tehdit etmek, meskun mahallere füze falan fırlatmak, baskın yapıp rehine almak gibi faaliyetler, daha fazla ateş, daha fazla masum ve bebek ölümü demek! İki bin sene sonra, kendi devletlerini kurmuş ve kurulurken, kendi dininden olanları dahil öldürebilecek kalibredeki insanları, birkaç tane füze, patlama, rehine ve silahla durdurabileceğini sanmak, acayip bir saflık olacaktır! 

     Dolayısıyla sulh yoluna girmekten başka alternatif yok. Bölgedeki ateşin sönmesi için, evvela Hamas'ın, elindeki rehineleri, aldığı gibi teslim etmesi lazım. Sonrasında ise, Hamas ve altındaki silahlı teşkilatların, derhal, silahlı ve tehditli icraatlarından vazgeçmesi şart. Bundan sonraki adım ise, en kalıcı ve en sağlam temelli olanı: Filistinliler, İsrail'in varlığını, olduğu gibi kabul edecek ve onlarla, ellerindeki mevcut topraklarının müreffeh hale gelmesi için işbirliği yapacak. Kesintisiz bir travma yaşayan Filistinli çocukların tedrisatı, intikam ve kin üzerine değil, kendilerine saldırılmadığı sürece saldırganlaşmama temeline oturtulacak. 

     İsrailli bir yerleşimci, tüm hadiseyi özetler biçimde açıklıyor sanki:





3 Temmuz 2024 Çarşamba

Hıristiyan Arapların Dini Lügatine Kısa Bir Bakış

 

     Arapça, İslam dininin lisanıdır ve Kur'an-ı kerim bu lisanın en üst ve ulaşılmaz halidir! Bunu dost düşman herkes kabul eder. Hatta Arapça'da derinleşmek, fesahat ve belagat konularında malumat sahibi olmak isteyenlere, dinleri ne olursa olsun, Kur'an-ı kerim okumaları tavsiye edilir, Arabi'yi iyi bilenler cenahından.

     Böyle olmakla birlikte, Hıristiyanların, kendi dini ritüelleri veya günlük hayatta Arabi'yi kullanmaları dinlemek, değişik ve ufuk açıcı bir tecrübe! Zira fasih Hıristiyan Arapçası kullanmak isteyenler veya İslam Arapçasının dominantlığı karşısında mücadele etmekten bıkmış olanlar veya dil işlerine fazla ehemmiyet vermeyenler arasındaki nüans farkları, enteresan olabiliyor! Ayrıca insan düşünmüyor değil: Karşında, her bakımdan mükemmel hem de senin dilinde indirilmiş bir kitap var ve sen ona sırt çevirip, Hıristiyan falan kalabiliyorsun... Hakikaten hayret verici! Hem de öyle az-buz bir oran değil... Bilhassa Mısır, Filistin ve Lübnan'da...  Neyse, biz sözümüze dönelim.

     Samimi Hıristiyanlar, beklenildiği üzere, İslamiyet'i hatırlatacak şeylerden kaçınırlar. Kıptiler genelde böyledir (Kıptiler Araptı değildi meselesi ayrı). Arap coğrafyasındaki, "Hıristiyanların bir kısmı, Arapça'yı, Kur'an-ı kerim gönderilmeden evvel de kullanıyordu" argümanını bir kenara bırakıp, günümüzdeki bazı kelime-kalıp kullanımlarına ve İslamiyet'le doğrudan alakalı kalıpları ne şekilde söylediklerine kısaca bakalım:

     Bir kere Hıristiyanlar "rab" kelimesini daha sık kullanırlar. Bir hadise, bir felaket karşısında, genelde "Ya rab... Ya rab!" diye reaksiyon gösterirler.

     Allah lafzını da söylerler. Hatta ibadet ve okumalarında sık geçer. Ancak burada dikkat edilecek bir yer var. Daha doğrusu bu metot, buna benzer yerlerde hemen hemen aynı şekilde tatbik edilir: Sondaki "h" harfi çok hafif geçilir veya hiç okunmaz)... Ya "Ella" (çok ince) ya da çok açık "a"lı "Alla" derler.

     Salat kelimesi lügatlerinde var ama söyleme biçimi yine kulak tırmalar. Çünki "salat"ın sonundaki "a"yı çok açık ve sert söylerler. Oysa bizde, o sondaki "a" yumuşacıktır. Yani "salyat" gibi okunur.

     Elhamdülillah demeleri vakidir. Hatta "elhamdülillahi rabbil alemin" diyen papaz kılıklı birini görünce, mavi ekran verme ihtimaliniz dahi olabilir! Ama yine dikkat edilecek kısım, o sondaki "h". Zira genelde bunu şöyle telaffuz ederler: elhamdülille.

     Eşşükrülillah diyeni vardır ama "eşkür el-rab" daha doğrudur lügatleri açısından.

     Allahü ekberi de duyup şaşırabilirsiniz bir Arap Hıristiyandan! Lakin İslamiyetteki söyleme biçimine fazlaca dokunmamak için, şu haliyle denmesi daha uygundur: Alla kbir.

     Bismillah derler ama genelde sadece "bismilla" (h zayıf veya yok). Fasihte ise, "bismi el-salib" (haçın adıyla) veya "bismi el-âb" (babanın adıyla) haliyledir.

     İnşallah çok yaygın kullanılır ama yine formül şaşmaz: İnşalla* diye çıkar ağızdan. Hatta bazen baştaki "i" bile düşer, bildiğin "nşalla" olur. Oysa dile ve İslam'daki söyleme tarzına dikkat eden kişiler için söyleme biçimi şöyledir veya olmalıdır; inşaallah!

     Selam aleyküm diye selamlayanları vardır ama burada yine bir püf noktası var: İslam dininin bildirdiği selam, esselamü aleyküm ya da bizdeki yaygın haliyle "selamün aleyküm"dür. Gerçi artık tüm Araplar aynı şekilde söylüyor, insanı gıcık ediyorlar ama... O da ayrı bir mevzu!

     Peki bu bazı kalıpların sonundaki "h" neden mühim: Çünki bu İslamiyet'in alamet-i farikalarındandır. Birçok kaynakta, sadece Allah değil Allahü teala veya Allahü sübhanehü... şeklinde söylenmesi teşvik edilir, hem tâzimi yüksek tutmak hem de sondaki "h"yi tam olarak söyleyebilmek adına. Hatta bilindiği üzere, kurban ibadeti ifa edilirken, kurbanı kesecek olanın, "bismillahi" derken, "h"yi belli etmesi istenir.

    Not olarak şunu eklemek lazım: Hıristiyan olsun olmasın, "fasih arapça"nın kullanılmadığı yerlerde de, bu söyleme şekilleri illaki bulaşıyor!

25 Şubat 2024 Pazar

İsrail-Filistin Kavgasının Dünü ve Bugünü


    7 Ekim 2023 tarihinden bu yana, Filistin topraklarında gerçekleşen acı ve tarifi zor hadiselere şahitlik ediyoruz. Bugünlerde sıkça duyduğumuz bir tabirle, “gözümüzün önünde, büyük bir katliam yaşanıyor”. Peki bu mevzu ile alakalı ne kadar şey biliyoruz veya daha doğrusu şöyle diyelim, bildiklerimizin ne kadarı, hakikat olmasa bile, hakikate en yakın?

    Yahudilerin tarihini genişçe ele aldığımız yazılarda, Hazreti Yusuf, Hazreti Musa, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı, Arz-ı mev’uda gelişleri, 2000 sene sürecek sürgün dönemleri incelenmişti. Oradan devam edecek olursak...

    Roma İmparatorluğunun, Kudüs’ü yerle bir etmesi akabinde, dünyanın her tarafına dağılmış olan Yahudiler, maddi olarak kuvvetlenmeleri ile birlikte, Siyonizm hareketi ve artan nüfuzlarını devreye sokarak, yeniden vaad edilmiş topraklara dönüş telaşına girdi. Dile kolay, 20 asır sonra, atalarının yurduna yerleşmeye çok az kalmıştı. Her şey onların lehine işliyor gibiydi: Sultan 2. Abdülhamid tahttan indirilmiş, İttihat ve Terakki işbaşına gelmiş, Araplar bölünmüş ve Osmanlı’ya baş kaldırmış, Balfour Deklarasyonu imzalanmış, hatta Osmanlı 7. Ordusu, akla havsalaya sığmayacak bir şekilde, silahlarını dahi kullanmadan, ta Şam'a kadar yüzlerce kilometre geri çekilmişti. 

Birinci Cihan Harbi ve Sonrası

    Balfour vaadi ve ile birlikte, Kudüs ve civarındaki Yahudi nüfusta artış görüldü. Yahudiler yerleşip, çoğaldıkça da, Filistin bölgesinde huzursuzluk arttı. İngilizler, hem Yahudilere hem de Araplar içerisindeki gruplara, ayrı ayrı vaatler vermişti. Hepsi de kendilerine verilen sözlerin peşine düşmüştü. Yahudi nüfusun yerleşecek toprağa ihtiyacı vardı ve çoğunun cebi şişkindi. Yerel Filistinliler (daha doğrusu Filistin diye bilinen sahada yaşayan Araplar) ise umumiyetle fakir çiftçilerdi ve hasat zamanlarında türlü zahmetlerle karşı karşıya kalıyordu. Dolayısıyla toprakların el değiştirmesi, şöyle veya böyle kaçınılmazdı. Topraklar el değiştirdikçe, Filistin’de yaşayan Araplar daha da fakirleşti ve iyice köşeye sıkıştı. 1920’lere gelindiğinde, yeni yerleşen Yahudiler, Haganah denilen ve yarı askeri hüviyet taşıyan silahlı teşkilatı kurdu. Zaten İngiliz Mandası, sükuneti muhafaza etmekte isteksiz davranıyordu. Kudüs ve Yafa’da isyanlar baş göstermişti. 1929’da ise büyük çapta bir Filistinli ayaklanması başladı. Filistinliler, daha fazla Yahudi’nin gelmesini istemiyordu. 

Haganah paramiliter grubu

    
Filistin topraklarında bir kaos vardı ve durum daha da kötüye gidecekti çünki Avrupa’da yükselen Faşizm fikriyatı, Yahudilerden pek hoşlanmıyordu. Elbetteki bu durum, daha fazla Yahudi’nin göçü demekti. Üstelik şimdi, yeni bir silahlı Yahudi organizasyon daha vardı: Irgun. 1936’da ise, Araplar, müstakil devlet kurma heyecanıyla İngiliz idaresine isyan etti ise de, bir neticeye varılamadı. Kudüs Müftüsü Emin el- Hüseyni’nin Hitler ve Nazilere yanlaması da, düşünüldüğü gibi işlemedi. 

    İngilizler, durumun kendi kontrollerinden çıktığını çoktan fark etmiş ve pişman olmuştu. İkinci Cihan Harbinden galip çıkmış gibi görünseler de, esasında savaş İngiliz İmparatorluğuna çok zarar vermişti. Hem de artık meskun Yahudiler, açıktan onları hedef almaya başlamıştı. 1946’nın Temmuz ayında, Irgun teşkilatının üyeleri, Britanya yöneticilerinin bulunduğu King David Otelini patlattı... İçerisinde Yahudiler de olduğu halde! Bu olay artık bardağı taşırmıştı. Taze kurulan Birleşmiş Milletler müdahil olunca, İngilizler Filistin topraklarından çekilmeye başladı. 

Birleşmiş Milletler Filistin Taksim Planı ve Tepilen Fırsat

    Gelelim işin en can alıcı noktalarından birine: 1947 senesinin nihayetlerinde, BM bir paylaştırma plan ortaya attı. Buna göre; Arap Devleti, Kudüs etrafındaki arazinin %42’sine, Yahudi Devleti de %56’sına sahip olacaktı. % 2’lik kısım ise (Kudüs ve Beytüllahim de içinde) beynelmilel bir vesayete terk edilecekti. Yahudiler bunu kabul ederken, Araplar karşı çıktı. Günümüz İsrail-Filistin çıkmazının en büyük sebeplerinden birisi bu oldu. Zira Filistin’de yaşayanlar, tarihin hiçbir döneminde müstakil bir devlet kurmamış iken, kendilerine adeta bahşedilen bu fırsatı, çevredeki diğer Arap ülkelerin de tazyikiyle reddetti. Durduk yere bir Yahudi devletin kurulmasını istememekle, belki de kendi ayaklarına sıkıyorlardı! 

Taksim Teklifi

1948 Arap-İsrail Savaşı

    Taksim Planının ardından, huzursuzluk iyice arttı ve savaş başladı. Bu, Filistinliler için tam bir felaket oldu. Bugün bile en çok atıf yapılan terimlerden birisi olan “nekbe” işte bu harbin ağır mirasıdır. Sürekli takviye edilen modern silahlarla donanımlı Yahudi kuvvetleri, ekseriyeti çiftçi olan Arapları mağlup etti. Daha birkaç ay evvel, devlet kurmalarına ramak kalmışken, buna sırt çeviren Filistinliler, şimdi yerlerinden silah zoruyla ediliyordu. Bu gürültü-patırtı arasında, İngilizler bölgeyi boşaltınca, İsrail Devleti de kuruluverdi. Etraftaki Arap Devletlerin müdahale etmesi üzerine, Arap-İsrail Savaşlarının ilki cereyan eder oldu. Savaş devam ederken, her taraftan silah ve yeni yeni yerleşimci-savaşçı Yahudi akın ediyordu bölgeye. Rakiplerini küçümseyen Arap Devletleri okkalı bir tokat yerken, yeni kurulmuş İsrail’in sadece kendine güveni gelmedi, topraklarını da arttırdı. Her yandan duyduğumuz “Filistinli mülteci” tabiri de, bu dönemin acı bir neticesidir. Akdeniz kıyısındaki Gazze, Mısır’ın ve kontrolüne geçerken, Kudüs’ün doğusunda kalan Batı Şeria, Ürdün nüfuzuna geçti. Yurtsuz kalan çok sayıda Filistinli, bu bölgelerdeki kamplarda yaşamaya başladı. 1949’da tesis edilen “Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı” ta günümüze kadar, bu mıntıkalardaki ahaliye yardım ulaştırmakta. Daha savaş bitmeden, Gazze kısmında, Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni liderliğinde, “Umum Filistin Hükumeti” kuruldu. Yahudiler ise diğer yandan, hayallerinden birini daha gerçekleştirdi ve Kudüs’e girmek de bu harbin akabinde kabil oldu. Batı Kudüs resmen onların eline geçti. 

Filistinlilerin Mücadeleleri ve Altı Gün Savaşı

    İsrail, kendi ayakları üzerinde durma istidadını gösterince, 1950’de Kudüs’ü resmen başşehir ilan etti. Muhacirler de akın akın geliyordu. İsrail’in etrafındaki Arap Devletleri, kendilerine meydan okuyan bu yeni devleti bir türlü kabul etmedi. Filistinliler de, bir şekilde silahlı mücadele yapmak maksadıyla, bir araya gelmeye çalışıyordu. Bu gaye ile kurulan teşkilatlardan birisi “Filistin Fedaileri” idi. Bölgede hakim olmaya başlayan sosyalist rüzgarın da tesiriyle, sol bir insiyakla hareket eden teşkilat, genelde hudut mıntıkalarından İsrail Silahlı Kuvvetlerini hedef almaya çalışsa da, sivilleri de vuruyordu. 

    1956’da, İsrail, Süveyş Krizi yaşanırken Gazze’yi işgal etti. Dört aylık bu işgal, bine yakın ölü geride bıraktı. 1959’da, bundan sonraki aşamalarda sıkça ismi duyulan Yaser Arafat öncülüğünde, sol zihniyete sahip El-Fetih ve 1964’te ise, birçok Marksist-Leninist organizasyona şemsiye vazifesi görecek Filistin Kurtuluş Örgütü tesis edildi. Bu teşkilatlar, bilhassa 1970’lerde, sivil-asker göz etmeden birçok yeri kan gölüne çevirdi. Bizdeki meşhur Deniz Gezmiş ve tayfası da, Yaser Arafat’la aynı kamplarda eğitim görmüş ve aynı solcu-ateist kafa yapısını paylaşmıştır.

    Bölgedeki tansiyon hiç düşmeyince, 1948’teki harbin ardından daha 20 sene bile geçmeden, tekrar savaş patlak verdi. Yıllarca süreceği düşünülürken, Pazartesi günü başlayıp, Sebt günü, İsrail’in rakiplerini tam manasıyla ezmesiyle neticelendi. Yalnız 6 gün istimrar eden harbin akabinde, İsrail topraklarını 4 katına çıkarırken, Sina Yarımadasını, Golan Tepelerini, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı ele geçirmiştir. Arap Devletleri, bu savaştan sonra seslerini kesmeye başlamış ve artık İsrail’in haritadan silinemeyeceğini anlamışlardı. Savaş başında umutlarını yeşerten göçebe Filistinlileri ise, daha da karanlık günler bekliyordu. Filhakika, çeşitli isimlerle zuhur eden teşkilatların, sağda-solda bombalı faaliyetleri artırması, bu harpten sonradır. 

Arafat ve İsrailli İzak Rabin

FKÖ, Hamas, Kassam Tugayları ve 21. Asırdaki durum

    Sonraki senelerde Arafat ve Filistin Kurtuluş Teşkilatı çok aktifti. FKÖ’nün, rahatlıkla “terör” olarak tanımlanabilecek faaliyetleri çoğalırken, işleri kendilerine acıyıp yer açan Ürdün’de asayişi bozmaya kadar vardırınca, Melik Hüseyin tarafından basıldılar ve Ürdün’den sürüldüler. Bir müddet sonra, Melik Hüseyin, Batı Şeria’ya yönelik koruyucu bağlarını da kesti.

    1973’te yine harp başladı. Yom Kippur Savaşı olarak tarihe geçen çatışma uzun sürmedi. Arap Devletleri yine saldırmış, İsrail de bir şekilde saldırıyı bertaraf etmişti. 1967’deki Altı Gün Savaşının yirminci senesinde, İsrail işgali altındaki sahada, “Birinci İntifada” olarak bilinen hadiseler başlaı. Bu ateş, Oslo Anlaşması’na (1993) kadar devam etti. 

    Bu intifada başladığında ise, (Şeyh) Ahmet Yasin ve birkaç arkadaşı, Hamas'ı (İslami Direniş hareketi) kurdu. Mısır'da ortaya çıkan İhvan ül-Müslimin teşkilatı ilişkisi vardı ve şimdiye kadarki ağır sol-sosyalist organizasyonlara mukabil, İslami bir çizgiye vurguyu yapılıyordu. Tabi ki İhvan bağlantısı, bu teşkilatlanmanın Selefi bir temelde olduğunun açık belirtisi. Oslo'daki görüşmeler neticesinde, FKÖ, İsrail'i devlet olarak tanıdığını ilan etti. Hamas ise, bu konuda katı idi ve İsrail'i ortadan kaldırmak için savaşacağını bildiriyordu. 

    1991'de ise bu sahneye, "İzzeddin el-Kassam Tugayları" da çıktı. Bu teşkilatlanma, Hamas'ın askeri kanadı olarak tanındı. İzzeddin el-Kassam, Osmanlı'nın sön dönemlerinde doğmuş ve Muhammed Abduh denilen reformcu-masonun talebesi ve hatta bunun çömezi mezhepsiz Reşid Rıza'nın arkadaşı olmakla, bu şahısların fikriyatını benimsemişti.  

    2000'de başlayan İkinci İntifada 2005'te, İsrail kuvvetlerinin Gazze'den çekilmesiyle bitti. Hamas ve El-Fetih, Gazze'de iktidar mücadelesine girişti ve Arafat'ın ölümünden sonra kan kaybetmeye başlayan sol tanzim, 2006 senesindeki seçimlerde, yerini Hamas'a bıraktı. O günden bu yana, Gazze'de hükumet hep onlarda. Zaten, hareketin lideri Yasin'in 2004'te öldürülmesi, Hamas'ı daha da çok bilemişti. 2007'de de bu sefer, Filistin davası güttüğünü iddia eden taraflar (Hamas-Fetih) birbirine girdi ve 700'e yakın Filistinli bu çatışmalarda can verdi.

    Hamas'ın iktidarı ile birlikte Gazze, bir açık hava hapishanesi haline geldi. İsrail, hudutları iyice tahkim etti. Gazze'de yaşayanlar, büyük oranda dışarıdan gelecek yardımlara bağımlı hale geldi. İşsizlik ve sefalet çok yüksek düzeye çıktı. Haberleşme vasıtalarının çoğalması neticesinde, sağda-solda şahit olduğumuz haberler genelde şu minvalde oluyordu: "Gazze Şeridinden fırlatılan 3 füze, iki İsraillinin yaralanmasına sebep oldu. İsrail Kuvvetleri de buna mukabil, içerisinde sivil ve çocukların da bulunduğu binayı hedef aldı! Çok sayıda ölü ve yaralı var." Basitçe söylemek gerekirse;  Hamas ve Kassam elemanlarının herhangi bir şeyle İsrail tarafına saldırması, çocuk-kadın-yaşlı demeden, en az 5-10 misli Filistinlinin ölmesi demek!

    2008 nihayetinde, orada olup bitenlerin özeti sayılabilecek bir harp daha yaşandı. Hamas, İsrail tarafına roket attı ve İsrailli sivil öldürüldü. Bunun üzerine İsrail Askeri, Gazze tarafına operasyon başlattı. Bir aydan kısa süren bu süpürme harekatı neticesinde ölenler dağılımı şu şekilde oldu: İsrail 3 ölü, Gazze 1200'den fazla!

    2014'te yine geniş çaplı bir operasyon gerçekleşti. 3 İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesi üzerine yine harekat başladı ve Hamas'ın diğer tarafa attığı roketlerden 3-5 kişi ölürken, Gazze'de 2000'den ziyade insanın hayatı son buldu! Hem de bu sefer Hamas, "İsrail işbirlikçisi" diye yaftaladığı 20'den fazla Filistinliyi, bizzat kendisi katletti!

7 Ekim 2023 ve Sonrasında Yaşananlar

    İrili-ufaklı çatışmalar, eksik olmuyordu elbette ama daha birkaç ay evvel başlayan büyük hadiseler, şimdiye kadar yaşananları bile gölgede bırakacak cinstendi. 7 Ekim 2023 Cumartesi sabahı, Hamas ve El-Kassam Tugayları elemanlarının "El-Aksa Tufanı" adını verdikleri saldırı başladı. Nasıl olduğu tam olarak anlaşılamamakla birlikte, 3bin civarında kişi, sınırları aşıp, İsrail mıntıkasına geçti ve burada, çocuk-kadın-yaşlı demeden binden fazla sivili katletti. 200'den fazlasını da esir alıp, Gazze tarafına çekildi. İsrail bu durum karşısında, Hamas'a resmen savaş  açtı ve kara-hava saldırısına geçti. Şu güne kadar, resmi bilgilere göre, en azından 30bin Filistinli öldürüldü.

İsrail vatandaşı Araplar ve Mecelle

    Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne. İsrail devleti teşekkül ederken, hudutları içerisinde 150bin kadar Arap nüfusu kaldı. Bu nüfusun soylarından gelenler, şu anda İsrail nüfusunun neredeyse 1/4'üne denk gelmektedir. Bunlarından da yüzde 80'den fazlası Müslümandır. Arapları Knesset'te (İsrail parlamentosu) temsil eden mebusları vardır. 2018'e kadar Arapça iki resmi dilden biriydi. Hala da şu anda yarı-resmi sayılır. Kendi dillerinde eğitim hakları vardır. Dahası, Osmanlı Devletinin dünyaya miras bıraktığı, numune hukuk kitabı Mecelle, şu anda hala tatbik edilmektedir. Müslüman bir Arap, şayet talep ederse, şer'i mahkemede Mecelle ahkamına göre yargılanma hakkına sahiptir!


İsrail Yüksek Mahkemesi üyesi
Arap Halid Kebub

Medyanın Hali ve Boykot Mantığı

    7 Ekimden sonra medyamız, ara vermeden Gazze'den ölüm haberleri veriyor. Vuku bulan protestoları ve tel'in mesajlarını döndürüp duruyor. Sabahtan akşama kadar verilen şeyleri özeti şu cümle: "İsrail masumları öldürüyor, lanetliyoruz!" Peki bunları söyleyince, İsrail tarafında bi geri çekilme alameti var mı? Tabi ki yok! Bir de, hangi kaynaklardan yayıldığı belli olmayan, "İsrail mallarını boykot" sesleri yükselince, çok acayip bir manzara çıktı ortaya. Örnek verecek olursak, Gazze'de fabrikası bulunan ve yerel Filistinlilere istihdam sağlayan Coca-Cola, Yahudi sermayesi diye her vesile ile protesto ediliyor!  

Hülasa

Birçok farklı noktadan bakmaya çalıştığımız "İsrail-Filistin" konulu yazının özetini çıkaracak olursak şayet, şu acımasız satırları yazmak mecburiyetindeyiz:

1. Filistin diye bir devlet, hatta Filistinli diye bir tabir, 20. asra kadar hiç olmadı. Filistinliler, ayaklarına kadar gelen, hem de milletlerarası camia tarafından peşinen tanınacak devlet olabilme fırsatını 1948'de tepmiş oldu. Bundan sonraki geçen her senede, ıstırap ve dertleri arttı.

2. Gazze'deki Filistinlilerin, bir an önce Hamas ve uzantısı, savaş ve çatışmadan beslenen yapılardan uzaklaşması gerekir. Bu teşkilatlar, masum insanların hayatını daha da çekilmez hale sokuyor. Arkasında ABD, İngiltere, Almanya gibi kuvvetlerin olduğu bir İsrail'i, "yeryüzünden sileceğiz" tarzında yaklaşımlar, realiteyle hiç bağdaşmıyor. 

3. İsrail'in 7 ekim sonrasında başlattığı harp, bir din savaşı değildir. Yani Yahudiler, Müslümanları toptan katletmek için sahada değiller. Öyle olsa önce kendi topraklarındaki Müslümanları öldürürlerdi. Birkaç tane sivri tipin "tüm Araplara ölüm" naralarını alıp umuma mâl etmek yanlış olur, zira Yahudiler çok fazla fırkaya bölünmüş durumda.

4. Müslümanların, sol bir fiiliyat olan "boykot" gibi şeylere kalkışması, acz ve zavallılıklarını göstermekten başka bir şey değil! Aklı selim bir Müslüman, bazı söylentilerin peşine takılıp, muvakkat bir lanetleme ve boykot işine girişmez. Dostunu-düşmanını iyi tanır ve tüm hayatını ona göre bina eder!


Yazının ikinci kısmı: