Çoğu zaman üzerinden gelen ve canımıza okuyan "soğuk hava dalgası" ya da Türkiye'ye 1989 sonrası gelip yerleşen "göçmenler"i ile meşhur, kuzeybatı komşumuza yakından bir bakış atmak, Balkanlar denilen bölgeyi daha iyi anlamak açısından mühim bir yer tutar... o yüzden bugünkü yazımızın merkezinde Bulgaristan ve ırkdaşlarımız vesilesiyle bizlere olan etkisi var. Türkiye'nin yaklaşık olarak yedide biri olan bu ülke ırk olarak Slav, din olarak ise Hristiyan Ortodoks olarak bilinir. Bulgaristan, 100 sene gibi kısa sayılacak bir zaman diliminde, birbirinden çok farklı hatta zıt denilebilecek birçok yönetim ve egemenlik gören bir coğrafya.
Evvela kısaca tarihinden bahsetmek icap ederse: Bu toprakların bilinen ilk sakinleri Traklardır. Trakya ismi de buradan gelmektedir. Sonra ise, varlığını bugünlere kadar sürdürecek olan Slavlar
bu toprakların varisi oldu. Hazar Türklerinin baskısı ile bu topraklara yerleşen Bulgarlar, ırklarının kökeni hakkında Orta Asya ilişkisini bir şekilde kabul etmekle birlikte, Türkler ile akrabalık ve hatta yakınlık iddialarına çok kızarlar ve bu tür imaları anında sert bir şekilde reddederler. 7. yüzyılın sonlarına doğru ilk Bulgar Çarlığı, Han Kubrat ve oğlu Han Asparuh önderliğinde teşekkül eder. 9. yüzyılda, Hristiyanlık Dininin iyice yayılması ile birlikte Boris zamanında, Hristiyanlığı resmi din olarak kabul ettiler. Mezhep olarak ise, Bizans'ın da etkisi ile Ortodoks Mezhebini benimsediler. Selanikli Kiril ve Metodiy (Metodius) kardeşlerin çalışmaları ile "Kiril Alfabesi" olarak bilinen alfabeyi kullanmaya başladılar. Çar Simeon zamanında, Bulgaristan Çarlığı en parlak günlerini yaşadı ve toprakları, ulaşabileceği maksimum düzeye ulaştı. Ondan sonra işler bayağı bir bozulmaya başladı. Önce, 200 seneye yakın bir Bizans hegemonyası altına girdiler. Sonrasında devlet kurmayı tekrar başarıp, iki yüzyıl kadar varlıklarını sürdürebildiler.
Osmanlı Devletinin Rumeli topraklarına geçmesi ile beraber, Bizans'ın kuvveti ve etkisi azalırken, İslamiyet ve Türklük, Avrupa'ya doğru tazyikini her geçen gün artırıyordu. Bizans'ın küçülüp işlevsiz hale gelmesi, o topraklardaki en "kurt" devletin nüfuzunun günden güne azalması, tabiyatıyla Balkanlardaki diğer devletleri de etkiledi. Bulgarların, Avrupalı Derebeyi ve Haçlı Orduları ile işbirliği yapıp, Türkleri Balkanlardan ve dolayısıyla Avrupa'dan atma çabaları netice vermedi ve Bulgaristan topraklarında, yaklaşık 500 sene sürecek bir Osmanlı Egemenliği başladı. Bu uzun zaman dilimi, Bulgarlar için çok şey ifade etiği için, burada geniş parantez açmak lazım:
500 yıl gibi hiç de az sayılmayacak bir zaman dilimini kapsayan Osmanlı Egemenliği, bir Bulgar'ın en çok üzüldüğü, kendisine en çok aşağılık kompleksini yaşatan bir dönemi işaret eder. Ortalama bir Bulgar için, "Osmanlı" ve "Türk" demek; sistematik bir şekilde tecavüz edilen kadınlar, ardı arkası kesilmeyen işkenceler, planlı bir asimilasyon politikası demektir. Bugün dahi, 30 yaşını geçkin bir Bulgar için Türk ve Türklük, Komünizm dönemi tarih derslerinden aklında kalan "Osmanlı" imajı ile paraleldir. Bu imaj da; elinde yatağan olan, birçok Bulgar'ın kanına girmiş, kan dökücü, tecavüzcü, zalim... kısaca, her türlü kötülüğün göbek adı gibi bir şeydir. Türk bölgeleri ve Türk köylerinde yaşayıp Türkler ile daha fazla yakın temas eden Bulgarlar ise, genel olarak diğerlerinden biraz daha müsamahakar ve komplekssizdir. Fakat geriye kalan kitle için, "Osmanlı kompleks"i neredeyse "fabrika çıkış ayarı" gibidir. Nitekim Bulgar sineması, edebiyatı ve bütün kültürü açık bir Osmanlı ve haliyle Türk düşmanlığı ile yoğrulmuştur. En temel ve en güzel eserleri, Osmanlı idaresi altında çektiklerini iddia ettikleri acıları ve işkenceleri anlatan eserleri kabul edilir. Sağcı solcu her Bulgar için "milli kahraman" demek, onları Osmanlı boyunduruğu olarak gördükleri karanlık dönemden kurtarmak için çabalayan kişiler demektir.
Milli kahramanlardan Vasil Levski |
Osmanlı Devleti'nin Balkan topraklarından çekilmesi hadisesi, tarihin en acımasız katliam, sürgün ve perişanlığın resimlerinden biridir. Bulgarstan'dakiler dahil bütün Balkan Devletleri, otorite boşluğunu görür görmez, Türklük ve Müslümanlık alameti olan ne varsa, her şeye (başta Müslüman nüfusa tabi ki)
acımasızca saldırdılar. Osmanlı'nın son dönemi Balkan Tarihi konusunda uzman olan ve daha ziyade Sözde Ermeni Tehciri ile alakalı çalışma ve konferansları ile tanıdığımız Justin McCarthy'nin tespitleri ışığında ortaya çıkan rakamlara göre, hem yerleşik oldukları yerlerde hem de Osmanlı topraklarına göç esnasında, akıl almaz katliamlar ve vahşetler yaşandı. Ortaya çıkan oranlar, tarihin herhangi bir zamanında "soykırım" olarak tanımlanabilecek bütün gereksinimlere haizdir.
Bulgaristan tarihine dönecek olursak; Alman bir hanedana mensup olan Çar Ferdinand Sakskoburgotski, ülkeyi, Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında soktu ve Çarlık, aynı safta yer aldıkları Osmanlı gibi savaştan yenik çıktı. İkinci Dünya Savaşına kadar olan 20 senelik zamanda bir sürü politik istikrarsızlık yaşandı. Hitler'in dizginleri eline alıp, dünyaya meydan okumasıyla birlikte ise Bulgaristan Çarlığı kendini bir Almanların kucağında buldu. Haliyle ülke, kısa bir süreliğine de olsa Nasyonel Sosyalist (bildiğin Nazi işte) bir hüviyete büründü. Ancak savaşın sonlarına doğru, ilginç gelişmeler eşliğinde, SSCB ülkeyi eline aldı ve savaşın son evrelerinde Bulgaristan, Mihver'in karşısında Müttefikler kanadında yer aldı. Bu tarihten itibaren, ta 1989 yılında SSCB yıkılana kadar ülke, çok koyu bir Sovyet işgaline girdi ve her şeyiyle Komünizme teslim oldu. Büyük bir şahsiyet olarak görülen Georgi Dimitrov devletin en mühim figürü oldu. Varşova Paktı vesair anlaşmalar falan filan derken, demokrasiye geçişe kadar, bir çeşit Sovyet tarzı "Nazizm"i ile Bulgaristan'ı demir yumrukla yönetecek olan Todor Jivkov ve ekibi yönetimi devraldı.
Ülkenin 35 yılına damga vuran Todor Jivkov |
Sadece bu ironik ve tamamen makyajdan ibaret "Büyük Yolculuk" adlandırması bile, Komünizm'in (hele de kendini bir şey sanan gururlu Slavların Komünizm yorumunun) ne kadar ayakları yere basmayan, gerçeklikten uzak, makyaj ve hamasi nutuklarla patlayan dikişleri kapatılmaya çalışılan ve insan fıtratına aykırı bir rejim olduğunu gösterir. Binaenaleyh, Sovyet Rusya'nın Balkanlara rejim ihracı tam bir felaket oldu. SSCB'nin birer peyki haline gelen Balkan Ülkeleri, anlamsız ve sınırsız bir Milliyetçiliğin, tembelliğin ve vurdumduymazlığın pençesine düştü. Ekonomik kalkınma kaplumbağa hızında hareket ederken, insan haklarından, azınlık haklarından eser kalmadı.
Neyse... konumuza dönelim. 1989 senesinde başlayan Büyük Göç dalgasının ve dolayısıyla Bulgaristan Hükumetinin, Türkleri ihraç etmesinin arkasında, dört ana sebebi zikredebiliriz:
1. 50'li yıllardan itibaren başlayan Bulgarlaştırma operasyonunun, muvaffak olması bir tarafa,
1986 yılının en mühim olaylarından biri: Naim Süleymanoğlu Türkiye'de |
2. Türk azınlığın, asli unsur olan Bulgarlardan çok daha fazla çoğalması sebebiyle, ileride yaşanması kaçınılmaz olan nüfus bazlı problemler için şimdiden tedbir almak ihtiyacı (Roman nüfusun doğum oranı hepsinden daha yüksek olmasına rağmen bunlara karşı yürütülen asimilasyon çalışmaları bir şekilde geçici olarak da olsa başarı yakaladı sayılır).
3. Büyük hayallerle kurulan ve Marksist-Leninist ideolojiyi "ütopya rejimler" sınıfına sokacak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin, içeriden çürümüş ve köhnemiş, heybetli gibi görünen ama temelsiz bir binanın çökmesi gibi yerle bir olması ve "uyducuklarına" maddi yardım yapamayacak duruma düşmesi. Bulgaristan da bundan payını aldı haliyle.
4. Rahmetli Başkan Özal'ın (rahmetli başkandan sonra Kennedy gelecek hali yok) Bulgaristan'daki olaylarla yakından ilgilenmesi ve Türklere sahip çıkıp kapıları açması.
Bulgaristan'ın günümüz siyasi durumuna, Bulgar Halkının özelliklerine, sinemasına bakacağımız ikinci bölümde ve Türklerin (dolayısıyla göçmenlerin) genel durumunu inceleyeceğimiz üçüncü bölümde bir görüşelim derim!