Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Tasavvufsuz İslam vs İslamiyetsiz Tasavvuf Follow my blog with Bloglovin

27 Temmuz 2014 Pazar

Tasavvufsuz İslam vs İslamiyetsiz Tasavvuf


     Dini ve manevi hissiyatların çok hızlı değişip çeşitli formlara girdiği günümüzde, "tasavvuf"a yaklaşımların da değişmemesi imkansız elbette. Popüler olan yaklaşımlardan biri; tasavvufun (ki bu tasavvuf düşmanları ona Sufizm falan derler) İslamiyet'in özü ile bağdaşmadığı ve diğer bazı felsefe ve düşüncelerden, en basit haliyle, bir "esinlenme" olduğu yönündedir. Ama bunun yanında bir yığın gayrimüslim de, çeşitli "meditasyon" yöntemleri ile tasavvufa yakınlık göstermektedir. Bu yaklaşımlara yakından bakmadan evvel, "tasavvuf" kavramının İslam Dinindeki yerine bakmak lazım (İslam derken, özünü yani Ehl-i Sünneti kastediyoruz haliyle).

TASAVVUFUN TARİFİ ve DİNDEKİ YERİ

     Tasavvufla alakalı; "fena, beka, sofi..." gibi kelime, kavram ve usuller sonradan ortaya çıkmış olsa da, muhteviyatlarının de sonradan ortaya çıktığını düşünmek yanlış olur. Tasavvufun haliyle yüzlerce tarifi vardır, bunlardan birkaçını sıralayalım:
Tasavvuf, kalb ve ruhun temizlenmesinin yollarını gösteren "ilm-i ahlaktır".
Tasavvuf, kalbi "saf" yapmak, yani onu kötü huylardan arındırmaktır.
Tasavvuf, beden ile yapılan ibadetlerin, insana ağır gelmeden, aşk ve şevk ile seve seve yapılmasını sağlar.
Tasavvuf, edeptir.
Tasavvuf, insanlarla iyi geçinmek, onlardan gelen eziyetlere sabretmektir.
Tasavvuf, "her şeyin Allah rızası için yapılması" demek olan "ihlas"ı elde etmektir.
Tasavvuf, kalp hastalıklarını tedavi etmektir.
Hatta daha da özel ve güzel açıklamaları var, şunun gibi:
Tasavvuf ızdıraptır, sükun (yani ızdırapsızlık ve rahat) gelince tasavvuf kalmaz.
Şu haliyle tasavvuf, İslamiyet'in ta kendisidir. Beden, İslam Ahkamının gerektirdiği emir ve yasakları tatbik ederken, kalp ve ruh da, bu emir ve yasakların kolayca tatbik edilmesini için gerekli olan manevi aşkı tadar, kendini ölümden sonrasına alıştırıp, kadere rızaya ve Allah'tan her geleni severek kabul etmeyi ve Allah'ın kulları ile iyi geçinmeyi elde eder ve Kur'an-ı kerimin emri olan zikri yapar. Fıkıh ve tasavvuf arasındaki dengeyi belirtmesi açısından İmam-ı Malik'in şu sözünü hatırlamakta fayda var: "Fıkhı bilmeden tasavvufla meşgul olan dinden çıkar, fıkhı bilip tasavvuftan haberi olmayan da bid'at sahibi olur. Her ikisini de bilen hakikate erişir."

     Tasavvuf yolları da, tıpkı tarifi gibi çok ve farklı farklıdır ancak hepsinin dağılmasında iki ana kaynak vardır; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ve Hz. Ali. Hz. Ebu Bekir, "nübuvvet" yolunun önderi iken, "vilayet" yolunun imamı ise Hz. Ali'dir. Ancak her ikisinin de kaynağı tektir, o da Resulullah Efendimizdir. Sonradan teşekkül etmeye başlayan ve temel dini bilgilerin yanında tasavvufu da anlatan ve talim eden "tarikat"lerin çeşitli isimlere sahip olması, başka başka yollar oldukları manasına gelmez. Genellikle, aynı tasavvuf alimine bağlı olanlar hocaları ile övünmek ve birbirlerini tanımak için, ait olduğunu hissettikleri yollara, üstatlarının ismini vermişlerdir (Kadiri, Çeşti, Rıfai, Şazili, Mevlevi, hak olan Bektaşi, Halveti, Gülşeni, Cerrahi, Uşaki, Ticani... gibi).

     Tarikatler de esas olarak ikiye ayrılırlar: "Zikr-i hafi" (sessiz zikir) yapanlar ve "Zikr-i cehri" (yüksek sesle zikir) yapanlar. "Sessiz zikir" Hz. Ebu Bekir'den gelirken, "yüksek sesle zikir" yapanların yolu ise Hz. Ali ve "On iki imam" vasıtasıyla gelmektedir.

     Her şeyde ve olayda olduğu gibi, tarikatlerde de zamanla bazı bozulmalar oldu, asılları gitti, kötü birer çakmaları kaldı. Kimilerine doğudan gelen "Hurufiler" dadandı, kimilerinde dinin emirleri ağır geldiği için "light"laştırma faaliyetleri başladı, kimilerinin üstadı diye geçinen fırsatçılar; "ben artık erdim, bizim dereceye varanlar için namaz falan yok, gelin kızlar elimi öpün bakayım" demeye başladı. Esas manada, tasavvuf üstatları azaldığı için de, keçilere "efendi" denilmeye başlandı. Günümüzde, eski büyük üstatların isimlerini kullanarak hala faal olan tarikat ve tekkelerin neredeyse tamamı, bir şekilde bozulma yaşamış ve cahillerin eline düşmüştür. Şimdilerde, büyük İslam alimi ve mutsavvıfların izinden gitmek isteyenlerin, onların doğru bir şekilde tercüme edilmiş kitaplarını okumaktan başka çaresi yoktur.

TASAVVUFSUZ İSLAM ÇABALARI 

Vahhabilerin Anayasası
hükmündeki Feth-ül Mecid
Tarikat ve tekkelerdeki deformasyon devam ederken, bir de piyasaya, İngiliz parası ve silahı ile 19. yüzyılın başlarında, Arabistan Yarımadasının doğusundan, Vahhabilik yayılmaya başladı. Bu yolun kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab'ın bozuk fikirlerinden biri de, tasavvufa olan düşmanlığı idi. İstigase, vesile, şefaat, istimdat gibi kelimelere ve ihtiva ettiği manalara gıcıklık, Vahhabiliğin anayası hükmündeki "Keşf-üş Şübuhat" ve "Kitab-üt tevhid"in şerhi olan Feth-ül Mecid adındaki kitapların ana konularından biridir. Dolayısıyla bu hal, Vahhabiliğin legalize olma çabalarını temsil eden Selefilik akımının da temel taşlarındandır. Vahhabi ve Selefiler, İslam dünyasının "şirk" içinde yüzdüğünü, insanların Tevhidden ayrılıp, şeyh ve mürşitlere taptığını, ölmüşlerden (buna Peygamberler de dahil) ve uzaktakilerden istimdat etmenin Allah'a şirk koşmak olacağını, tasavvufun kendisinin "Hint Mistisizmi" ve eski "Yunan Felsefesi"nden alınma olduğunu, Peygamber Efendimizi medh eden şiir ve yazıların küfür dolu olduğunu, türbelerin hemen yıkılması gerektiğini, mezheb imamlarına uymanın sapıklık olduğunu, ölüler için adak yapmak ve hayvan kesmenin şirk olduğunu söylerler. Selefi tayfanın, taş kalpli, katı ve terörizme meyyal olması, bu nefret dolu söylemler yüzünden midir acaba?

     Selefi-Vahhabi zihniyet, Ehl-i Sünnet'in vazgeçilmez bir parçası olan tasavvufu ve tasavvufçuları, "Sufi" ve Sufizm gibi kelimelerle, çeşitli forum ve yabancı kaynaklarda aşağılamaya ve sanki İslamiyet'ten bir parça değilmiş gibi göstermeye çalışıyor. Tasavvufa meyl eden kişileri, "pasifizm" ve uyuşuklukla suçlamaya ve tasavvufi mertebe ve olgunlukları, gençlerin gözünde değersizleştirme çabasına kalkışıyor. Dolayısıyla bu kaynak ve sitelerde dolaşan gençler, tasavvufun, İslam Dinine sonradan yamanmış ve kendisine girenleri uyuşuk ve miskin kişiliklere dönüştüren bir bid'at olduğu izlenimine kapılıyor.

İSLAMİYETSİZ TASAVVUF

     Bu garip durum özellikle Batı Dünyasının, yalnızlaştırılmış, manevi ve dini duygulardan uzaklaştırılıp, maddiyat peşinde koşmaya teşvik edilmiş insanının, ruhundaki yangına bir çare bulmak veya (işi iyice eğlenceye döndürenler için) sadece, "hercai bir gönül eğlendirme" çabalarının tezahürüdür (İslamiyet'siz olanına tasavvuf denilmeyeceğini belirtmeye mahal yok herhalde). Bu eğilimin neredeyse tek kaynağı, Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir (bazı durumlarda da yine Mevlana gibi bazı konularda çok yanlış anlaşılan Muhyiddin-i Arabi'in söz ve eserleri de devreye girer). Bu büyük mutasavvıf ve İslam aliminin çağları aşan sözleri, modern dünyanın tüketime endeksli, belli kalıplara sıkışmış, "sığ kafalı" insanında değişik "çağrışımlar" yaptı. "Gel, ne olursan ol gel" sözünün esas ve derin manasına inmekten ziyade, sağa-sola çekmeye müsait zahir anlamı ile, bir takım değerleri yozlaştırma niyetindekilerin emelleri birleşti ve ortaya, ney çalan, dans eden ve felsefe yapan bir "hoşgörü timsali Mevlana" çıkıverdi! Mesnevisini ve sözlerini anlamaktan aciz kafalar, bu alimi dünyaya bu şekilde yaymaya çalıştı. Ortaya çıkan şeyler ise son derece enteresan: sahte Mevleviler gibi dönmeye çalışan ama İslam deyince tüyleri diken diken ecnebiler, kendini sağa-sola vurup cehri zikir yaptığını zannedenler, maddiyat ve tüketimle dolmuş kafaları, eski üstatların (onların hayatına benzemeye zerre ehemmiyet göstermeden tabi ki) talim ettirdiği zikirlerle boşaltacağını sananlar...  ve daha nicesi!



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder