Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: 2019 Follow my blog with Bloglovin

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Avrupa'nın Büyükannesi Kraliçe Victoria'nın Akraba Monarkları


     Kraliçe Victoria, 63 sene sürdüğü hükümranlık ile, en uzun süre tahtta kalan monarklardan birisi. İngiliz İmparatorluğu, "üzerinde güneş batmayan imparatorluk" vasfıyla 20. yüzyıla girerken, başında bu kraliçe vardı. Amcası 4. William'ın ölümü nedeniyle, daha 18 yaşında tahta oturdu. Çok geçmeden kuzeni Prens Albert ile evlenip, hemen çoluk çocuğa karışıp, neredeyse bir futbol takımı sayısınca evlat doğurdu. Esas mesele de bundan sonra başlıyor zaten. Genç Kraliçe, uzun ve yıpratıcı savaşların ardından, yeniden şekillenmekte olan Avrupa'da söz sahibi olmayı düşünüyordu. Eşinin kanaati de aynı yöndeydi ve hanedanlar arasındaki evliliklerin Avrupa'ya istikrar, güven ve barış getireceği öngörüsü, çocuklarının 1840'lı yıllarda ard arda doğmaya başlaması ile birlikte, sahaya inmek için gün saymaya başladı.
Kraliçe Victoria çok sevdiği eşi 
Albert Saxe-Coburg-Gotha ile

     İlk adım 1851 yılında geldi. Victoria-Albert çiftinin ziyaretine, Prusya Prensi William ve eşi gelir. Tahtını varislerinden Prens Frederick de vardır kafilede. Kraliçe bu ziyaretten çok etkilenir, zira çiftin gözünde Prusya, tüm Almanya'yı yönetebilecek lokomotifti. Bu ziyaret esnasında, pek bir hoşlandıkları ve geleceğin kralı gözüyle baktıkları "Fritz" ile (Prens Frederick yani), daha henüz 11 yaşındaki en büyük kızları Victoria'nın (Vicky) arasını yapmaya koyulurlar. Frederick'in 1855 yılındaki ziyareti ise, artık işi resmiyete bindirmek adınaydı. Prus idaresinde bu ilişki pek olumlu karşılanmasa da, Victoria-Albert çiftinin büyük memnuniyetiyle, sonradan Birleşik Almanya İmparatoru olacak olan Frederick ve Victoria, 1858'de dünya evine girer. Bu birliktelikten 8 çocuk tevellüt etti. Kraliçe Victoria'nın ilk torunu dünyaya gelmiş oldu böylece: Sonradan Alman İmparatoru vasfıyla 1. Dünya Savaşının önemli figürlerinden birisi olacak olan, 2. Wilhelm.

     Gelelim İngiliz tahtının varisi olacak olan, Victoria'nın ilk oğlu Albert Edward'ın durumuna (ya da kral adıyla 7. Edward): Kendisine, Danimarka Kralı 9. Christian'ın kızı Prenses Alexandra layık görüldü ve çift, 1863'te evlendi. Diğer taraftan ise Alexandra'nın kardeşi, Yunan Kralı 1. George idi.

     Erkek evlatlardan Alfred var bir de tabi. Yine hanedanlar arası evlilik yapıldı ancak İngilizler buna çok soğuk bakıyordu çünki Alfred, Rus Çarı 2. Aleksander'ın kızı Düşes Maria Alexandrovna ile evleniyordu. Tevellüt eden kızlardan Düşes Victoria Feodorovna, Çar 2. Aleksander'ın torunu Dük Kiril Vladimiroviç ile evlendi. Alfred-Maria evliliği iyi gitmedi ve Alfred, annesinin ölümünden 1 sene evvel öldü.

     Alice, Hessen Dükü 4. Louis ile evlendi. Doğan çocuklardan, Düşes Elizabeth Feodorovna, Rus Çarı 2. Aleksander'ın oğlu Dük Sergey Aleksandroviç ile evlendi.

     Victoria-Albert çiftinin en küçük çocuğu Beatrice, Battenberg Prensi Henry'nin zevcesi oldu.

 
bir imparator, bir kral ve tam
 dört tane kraliçe var şu tabloda

     Victoria'nın diğer çocukları; Leopold, Alice, Beatrice, Helena veArthur da, Alman Kraliyet ailesi mensupları ile izdivaca soyundu.

     Kraliçe Victoria'nın bu yukarıda sayılan evlatlarından, 42 torunu vardı ve bunlardan yedisi çeşitli hanedanların tepesinde yer aldı. Şimdi böyle bir tabloya bir de torunları eklediğinizde, acayip bir manzara ortaya çıkıyor:

* Victoria'nın en büyük oğlu 2. Wilhelm, Alman İmparatoru oldu.

* Victoria'nın kızı Sophia, Yunan Kralı 1. Konstantin'in eşi oldu.


* Albert Edward'ın oğlu 5. George, Birleşik Krallık Kralı olurken, kızı Maud, Norveç Kralı 7. Haakon'un eşi idi.


* Alice'in kızı Aleksandra Feodorovna (Alix), son Rus Çarı (imparatoru), Romanov Hanedanından  2. Nikolay'ın eşiydi. 2. Nikolay'ın annesi ise, Albert Edward'ın eşi Prenses Alexandra'nın kız kardeşi Maria Feodorovna (asıl adıyla Dagmar) idi. Dolayısıyla Kral 5. George ile Rus Çarı 2. Nikolay, anne tarafından kuzen olmakla beraber, birbirlerine çok benziyorlardı.
Kral 5. George ve tıpkısının
aynısı kuzen, Çar 2. Nikolay

*  Alfred'in kızı Marie, Romanya Kralı 1. Ferdinand'ın eşiydi. Bunların oğlu 2. Carol sonradan Romanya Kralı olmuştu. Kızları Elizabeth, Yunan Kralı 2. Georgios'un eşi oldu. Diğer kızları Maria ise, Yugoslavya Kralı 1. Aleksandar'ın zevcesiydi.

* Arthur'un kızı Prenses Margaret, sonradan İsveç Kralı olacak 6. Gustaf Adolf'un ilk eşi olmuştu.

* Beatrice'in kızı Victoria Eugenie, İspanya Kralı 13. Alphonso'nun eşi idi.

     Hülasa, 20. yüzyılın başlarında Avrupa'yı yöneten hanedanlara şöyle bir baktığımızda; Birleşik Krallık, Prusya (Almanya), İsveç, Norveç, Romanya, Yunanistan, İspanya hatta Rusya'nın, bir şekilde akrabalar tarafından yönetildiğini görüyoruz. Yani Kraliçe Victoria'nın rüyası bir manada gerçekleşmiş ve kendisi, "Avrupa'nın Büyükannesi" ünvanını alnının akıyla hak etmiştir.

     Tabi ki kraliçenin niyeti, Avrupa'ya barış ve istikrar getirmekti ancak olaylar, kendisini tüm bu evliliklere pişman ettirecek bir noktaya geldi. Zira ölümünden sadece 13 sene sonra, yani torunları yönetimde iken, dünyanın daha evvel görmediği çapta bir savaş patlak verdi ve Avrupa'dan sıçrayan kıvılcım, tüm dünyada milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdi.

     1. Dünya Savaşı, torunlardan birisi olan Wilhelm'in, kuzeni 5. George ve kuzeni Çariçe Alexandra'ya karşı savaşması anlamına geliyordu bir anlamda. 4 sene süren harbin neticesinde, mutlak monarşi ve imparatorluklar dönemi tarihe karışırken, Victoria'nın torunları darmadağın oldu. Wilhelm, Sophia ve Marie tacı tahtı terk ederken, 1917 Bolşevik İhtilali, Alexandra Feodorovna ve eşi Çar Nikolay'ı canına kastetti.
Victoria'nın kanından gelenler

KRALİÇE VICTORIA'NIN GÜNÜMÜZ TORUNLARI:

     Savaşın ardından monarşilerden bir kısmı devam etti ancak bunlar daha ziyade sembolik, etliye sütlüye karışmayan tarzdaydı. Birleşik Krallık Hükümdarı 5. George (6. George ve 2. Elizabeth de tabi) ve soyu hariç şu an hala ayakta kalan hanedanlarda, Kraliçe Victoria'nın bir şekilde büyük torunu olarak devam eden kral ve kraliçeler şunlar: Norveç Kralı 5. Harald, İspanya Kralı 6. Felipe, İsveç Kralı 16. Carl Gustaf, Danimarka Kraliçesi 2. Margrethe.

8 Nisan 2019 Pazartesi

Hollywood Filmleri Algılarımızla Nasıl Oynuyor


     Sinemanın endüstri haline dönüşmesi ve dünyadaki en etkin propaganda silahlarından biri haline gelmesi, dolayısıyla haftalık hatta günlük bazda hayatımıza doğrudan girmesi, 20. yüzyılın bir "hediyesi" (21. yüzyılda Netflix'le metrobüse kadar girdi tabi bir de ama o ayrı). Bu endüstrinin en önde gideni, bayrak sallayanı ise "Hollywood" diye, Mısır'daki sağır sultanın dahi bildiği ve bir şekilde etkisine maruz kaldığı sinema karteli. Daha 1900'lerin başında şekillenmeye başlayan, sağdan soldan gelen Yahudi göçmenlerin sektöre el atmasıyla, Avrupa 1. Dünya Savaşını yaşarken, zirveye yerleşen bir kartel. 2. Dünya Savaşının galiplerinden birisi olması hasebiyle, gelişen film projeksiyonu ve dağıtım imkanlarının kolaylaşması ile, zaman içerisinde Amerika Birleşik Devletlerinin gayri resmi bir temsilcisi olarak, hemen her ülkeye "sızan" bir yapıdan bahsediyoruz yani.
4 Yahudi kardeşin kurduğu;
Warner Bros 

     Şimdi bir kaç dakikalığına, bu Hollywood denilen şeyin filmlerinin hayatınızda olmadığını veya ayda yılda izlediğiniz Kore filmleri kadar olduğunu düşünün. Gençlerin yatak odası duvarlarını süsleyen aktör ve aktrislerin isimlerini hiç bilmediğinizi hatta bilmek dahi istemediğinizi tahayyül edin... Çok zor değil mi? Oyuncusuyla, yönetmeniyle, esinlediği kitabıyla, çekim tekniğiyle, ağza oturan sloganlarıyla, beraberinde sunduğu türlü ıvır zıvırla, bu filmler hayatımızın birer parçası... İstesek de istemesek de, bu böyle. Ve uzun bir müddet de böyle olacağa benzer.

     Bu başlıkta söylenecek, yazılacak kitaplar dolusu malzeme var ancak bizim bakacağımız, birkaç zaviye var... Bunlardan ilki de, şüphesiz "Amerikan rüyası" imajı. Bu rüya öylesine güzel,etkili, bazen gayet derinden bazen de açıktan öylesine gümbür gümbür verilir ki, bilhassa bizim gibi fazla gelişmemiş ülkelerin insanları bundan fazlasıyla etkilenir. Çok basit bir örnek olması açısından, Ronald Reagan'ın başkanlığı döneminde (yani taa 1982) çekilen bir filmde, gayet sıradan gibi duran ancak asgari ücretle, 60 metrekarelik eve sıkışıp kalmış birisini tatlı lakin neticesiz hülyalara daldıracak detaylara bakalım (bunların hepsi topu topu birkaç dakikada görünüyor peşinen söyleyelim). Filmin adı Poltergeist ve aslı üzere, korku tarzında:

     Şahane görünüşlü yatay mimarisi göze sokulan yerleşim yeri, bahçeli müstakil ev, her evin önüne park etmiş veya edecek olan devasa otomatik vitesli arabalar, geniş ve ferah caddeler, BMX bisikletleri ile fütursuzca dolaşan çocuklar, uzaktan kumandalı çocuk oyuncakları, çim biçme makinesi, amerikan futbolu maçını beraberce, uzaktan kumandalı televizyonda izleyen ve maça kumar oynayabilecek risk iştahına sahip komşular, su gibi giden bira, ebeveynlerinden ayrı ve bayağı uzak (tercihen başka katta), geniş odalarda kalan çocuklar, yine ayrı bir odada tek başına hayatını yaşayan ergen kız, o dönemin amerikan ihracat pazarlama harikası film ve sporcu posterleri, oyuncakları vs, puro, istisnasız hemen her ferdin alt bölgesine hitap eden kot pantolonlar, mısır gevreği ve bununla yapılan kahvaltı, evin her yerine 7/24 ulaşım sağlayabilen köpek, beyzbol takım taklavatı, evin yatak odası dahil kritik her noktasına yerleştirilmiş televizyonlar, yatak odasında kitap okuyan ya da yatmadan evvel bir şeyler seyreden yetişkinler, evde yemek olmayınca zerre gam duymadan pizzacıya (Pizza Hut tabi ki) gidip yiyebilme özgürlüğü, havuz veya en azından havuza sahip olabilme kapasitesi ve en önemlisi, neredeyse her şeye ama her şeye para harcayabilecek "cep derinliği"ne malik olmak... ama işte en korkunç kısmı; bu malik olabilme potansiyeline, öyle üst düzey birisi olarak, yönetici, CEO olarak değil, neredeyse herkesin olabileceği bir meslek grubunda iken erişmek.
müstakil evler, evlerin önünde arabalar
neşe içerisinde çocuklar ve komşular

     Bu ve buna benzer filmlerin genellikle açılış sahnelerindeki benzer sekansların, sinema severler ve tutkunları için manası başka olsa da, bilinçaltına verilen mesaj çok açık ve travmatiktir: Amerika büyük bir ülkedir, imkanları sınırsızdır, rüyalar ülkesidir. Bunlara istersen sen de sahip olabilirsin. Bunlara sahip olmak için ise, ağzınla kuş tutmak zorunda değilsin. Bu mesajı alan ve ancak rüyasında görebileceği refah seviyesini damardan alan bir genç için, Amerika'nın statüsü tartışılmaz olur.

     Amerikan filmlerinin diğer bir algı yönetimi, eşcinselliğin gayet sıradan ve hayatın tabii bir parçası olduğu propagandasıdır. Bu propaganda her geçen gün çığ gibi artarak devam ediyor. En sıradan gibi duran yapımlarda bile, en az bir karakterin eşcinsel eğilimli olması ve toplumun kendisine karşı, güya, anlayışsız, önyargılı olması izleyicilerin gözüne sokularak, bu sapıklığı toplumlar nezdinde meşrulaştırma çabası dikkat çekiyor. Bunun karşısında duran ve çoğu zaman dini referanslar kullananlar ise, homofobik ve "örümcek kafalı" diye yaftalanır.

     Hollywood yapımı film ve dizilerinin başka bir yönü, WASP yani beyaz, Anglo-Sakson, Protestan olarak bilinen, ABD'nin en ayrıcalıklı sınıfının özellikle "beyaz" bölümünün, hedef kitlenin bilincine, "biraz daha eşit" olduğunu hissettirecek şekilde yerleştirilmesidir. Beyaz ırkın ötesindeki renkler biraz daha aşağıdadır. Bu "renkliliğin" yanına, İslam gibi nefret edilen bir dinin mensubu da eklendi mi, antagonist kavramının içi daha da bir "dolgun" oluyor haliyle.

     Amerikan sinemasının İslam düşmanlığı zaten bilinen ve çokça dillendirilen bir konu. Ancak bu düşmanlığın çok bilinen yüzü dışında, daha sinsi ve yıkıcı bir yönü daha var, o da şu: Diyelim ki filmde, "iyi" olarak tasvir edilmek istenen bir Müslüman öne çıkarılmak isteniyor (bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü durumu yani). Bunu yaparken, o sözüm ona Müslüman, bildiğimiz manada "Müslüman" karakterinden bayağı bir uzaklaşıyor. Evet, İslamiyet ile alakalı emareler bulunduruyor ve İslami bir çevreden geldiği hemen izleyiciye iletiliyor ancak biraz dikkatle baktığınızda, bu karakter namaz dahil hiçbir ibadetle bağdaştırılmıyor. Dinin bir emri olmasına mukabil, kendisi veya eşi, hiçbir şekilde tesettüre riayet etmiyor. "Aydın", "ilerici" olarak tasvir edilmeye çalışılan tipleme, seyircinin algısı ile oynayarak, felsefi hatta pozitivist görüşlerini, din diye empoze etmeye girişiyor.

     Gelelim Amerikan filmlerinin, doğrudan imani esaslara tesir eden kısımlardan en çok kullanılanına: Bilhassa felaket, olmadık yere haksızlığa uğrama, bir şekilde aile üyelerinden birisinin veya çok sevilen birisinin hırsızlar, eşkıyalar tarafından öldürülmesi filmlerinde, bir durum izleyicinin adeta bilinçaltına işlenir... O da esas oğlanın, uğradığı bela, afet veya eş, çocuk gibi sevilen birinin kaybı neticesinde, Tanrı'ya olan inancını yitrmesi, hatta ona düşman olması. Şu sahneyi bir filmden mutlaka hatırlarsınız:

     -  Hey John, sakin ol artık! Tanrı'nın isteği böyleymiş, sabretmekten başka çare yok!
     + Tanrı, dünyada en çok sevdiğim kişiyi, kızımı aldı benden! Hayır, hayır... Tanrı diye bir şey yok... Ben ona inanmıyorum!
baba çocuğunu kaybeder ve ilk iş olarak
 Tanrı'yı savaş açar (Prisoners)

      Bu ve benzer ifadeler, filmin protagonisti tarafından dile getirildiğinde, bu oyunculara ve filmlere her şeyleriyle hayranlık duyanları çok kolay etkiler. Hadi diyelim, Hristiyanlık gibi saçma sapan hale dönmüş bir dine mensup olanlar veya mensup olduğunu sananlar, küfür ve "din dışılık" konularında zaten hassas değildir ve inanmayı gösteren kelime ilee ifadeleri rahatlıkla dile getirirler, hatta bunlar günlük hayatlarının bir rutini haline gelmiştir. Ancak İslamiyet gibi, hemen her konuda belli kuralları olan, hele de imanı bozacak ifadelerin kullanılmamasına son derece ehemmiyet gösteren bir dine iman etmiş olanların, yukarıdakilere benzer kelimeler kullanmaları son derece tehlikelidir. Dolayısıyla Hollywood filmlerinin, itikat ve Allah'a iman konularındaki dejenerasyonu ortadadır ve giderek artmaktadır.

     Hülasa, İslam Dini ile doğrudan alakalı olsun olmasın, Amerikan sinemasından bir temsilci ile "karşı karşıya oturmak", bilhassa cahil ve "gözü dışarıda" gençleri çok ama çok kötü etkiliyor.

1 Mart 2019 Cuma

Ahlaksızlık Bayrağını En Önde Taşıyan Ünlüler

   
     20. yüzyıl ile birlikte, dünyanın diğer ucunda olan hadiseleri çok kısa zaman diliminde bizim hayatımıza sokabilme kapasitesine sahip iletişim vasıtalarının bulunup, insanların kendilerini "update" etmesi ve bunlara hızla ayak uydurması neticesinde ortaya çıkan durumlardan birisi de, "ünlü" diye bilinen şahsiyetlerin isimlerini duymaya başlamamız oldu. Bilhassa sinema ve müzik [bazen de moda ve "çağdaş sanat" (veya güncel sanat)] denilen dalların temsilcilerinin, televizyon ve radyo marifetiyle gözlerimize ve kulaklarımıza sokulmaya çalışılması, belli ünlülerin giderek artan hayran kitlelerini de beraberinde getirdi. Kendilerince seslerini, sahnedeki duruşlarını, filmlerdeki rol yapma becerilerini, icra ettikleri alanlardaki başarılarını... Ve önemli ölçüde tabi, "yakışıklı" veya "güzel"liklerini beğenip takdir eden, bilhassa gençler, bu ünlüleri her şeyleri ile birlikte, kendi özel hayatlarına sokacak ve adeta büyülenmiş gibi, peşlerinden gidecek hale geldi.

     Elbette ki böylesine gözü kör bir sevgi ve taklit, büyük bir tehlike de doğuruyordu... O şahane rol yapan kişilerin, o muhteşem sesli adamların bir kısmı, özel hayatında ahlaksız olabiliyor, zararlı madde kullanımından değişik cinsel eğilimlere kadar, birçok alanda, hiç de ayak izlerinden gidilesi bir profil çizmiyordu. İşin daha da tuhaf ve ibretlik yanı; en çok ahlaksız olan, en çok sapıklık gösteren, yaşadığı pespayelikleri en pervasızca anlatabilen ve gösterebilenleri, "kitle iletişim araçları" daha çok reklam yapıyor daha da gençlerin gözüne sokmaya uğraşıyordu. Genelde sapık ilişki yaşayanlarda daha çok görünen ve henüz çaresi bulunmamış olan AIDS illeti ile mücadele adı altında, "masum" gibi gösterilmeye çalışılan faaliyetler, LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender) sapıklığını, "meşru bir insan hakkı" olarak, geniş bir kamuoyu desteğiyle yaygınlaştırmaya kadar vardı.

     Bunlara bağlı olarak; "gelişmiş" olarak bilinen ülkelerde eşcinsel evliliğin yasalaşması, hemcinslerin nikahlarının kiliselerde de kıyılabilmesi, LGBT savunucularının "yılmaz insan hakları savunucusu" olarak yaldızlı sözlerle yere göğe sığdırılamaması, hangi cinsten olduğu bilinmeyen milletvekillerinin ve kanaat önderlerinin büyük saygı görmesi gibi vakalar, bıkmadan usanmadan pompalanan dezenformasyonun bir parçası şeklinde artarak devam ediyor. Bunun mukabilinde ise, bu hayasızlara karşı duran, su-i misal teşkil etmelerine mani olmaya çalışanlar, homofobik, gerici, örümcek kafalı gibi sıfatlarla, yine aynı basın-yayın organları tarafından yaftalanır ve tecrit edilmeye gayret edilir.

     Dolayısıyla ahlaksızlık, haddini bilmezlik, gayri meşru işler ve ilişkilerde en cüretli olmak ve tabi ki peşinden gidip kendisi örnek alan gençlere en kötü örnek olan isimlerden birkaçını verelim:

Freddie Mercury: Milyonlarca gencin taparcasına sevdiği, erken yaşta ölümü sebebi ile büyütüldükçe büyütülen, yakın tarihin en ahlaksız tiplerinden birisi.  Uyuşturucu ile dumanlı tamamen kontrol dışı parti gecelerinde, sayısız erkekle ilişki yaşayıp en nihayetinde, genelde lûtilerde ve gayri meşru ilişkilere düşkün olanlarda rastlanan AIDS'e yakalanmış ve bu nedenle ölmüştür. Batılı ahlaksızların, Müslüman gençleri avlamaya çalıştığı karakterlerin önde gidenlerindendir. Çünki bu herifi "büyük sanatçı" falan diye tanımladığınızda, AIDS, eşcinsellik ve her türlü ahlaksızlığa da kapı aralamış olursunuz. Din olarak da Zerdüşt'ün çıkardığı, ateşe tapanların inancı olan Mecûsi idi. Ölünce cesedi yakıldı. Britanya'nın suyunu çok içti! Az biraz daha yaşasaydı, kraliçeden "sır" ünvanı alması işten bile değildi anlayacağınız! Hele şu zamanlarda filmi de gosterime girdi ya, iyice tabulaştırılıp aziz haline sokulacak muhtemelen.
Freddie Mercury ve pos bıyıklı
sevgilisi Jim Hutton

Salvador Dali: Sürrealizm denilince akla ilk gelen, kameralara verdiği tuhaf pozları, yukarı dönük bıyığı, çizdiği tablolar, yazdığı senaryolar, evli olmasına rağmen eşinin evine getirdiği kişilerle çok sık yaşanan gayri meşru ve "çarpık" ilişkiler, eşcinsel temayülü, kibri, sado mazoşizm meyalliği... kısacası meşhur olmak için yaptığı bütün o sıradışı şeylerle, 20. yüzyılı bozanlardan, ahlaki erozyonu başlatanlardan birisi. Bunun kankasi Luis Bunuel de hakeza.
çılgınlığın ve deliliğin
ötesinde muhtemelen

Rock Hudson: Birlikte olduğu erkeklere, "Seninle birlikte olduk ve doktorum bana AIDS kapmış olabileceğimi söylüyor, lütfen doktoruna git ve kontrol ettir kendini" diye mektup yazan şahsiyet. İlişki yaşadığı elemanlardan birisi, ölümünden sonra kendisi dava etmiş ve "AIDS" olduğunu bildiği halde, benimle aylar süren ilişki yaşadı" diyerek tazminat talep etmiş ve mahkeme kendisi haklı görerek almıştır. "AIDS", "homoseksüellik" gibi kavramların, artık daha rahat, sanki sıradan şeylermiş gibi konuşulmasının yolunu açan kişidir. Zira bunun ölümünden sonra, böyle ahlaksızlıklar ve daha acısı, böyle ahlaksızlıkları alenen yapma ve duyurma işleri çığırından çıkmaya başladı. Scientology (Bilim) Kilisesi mensubuydu.

Rudolf Nureyev: "En büyük dansçılardan" diye gündemde tutulmaya çalışılan ahlaksızlardan birisi. Açıkça sapık ilişkilerini söyledi diye, bazı çevrelerce "kahraman" falan ilan edilen, sayısız gayri meşru ilişki yaşayan bir midesiz. Sovyetler Birliği zamanında, Tatar bir ailede doğdu, "su testisi su yolunda kırılır" kabilinden, AIDS yüzünden öldü. Müslüman bir aileden geldiği halde, Ortodoks Hristiyan olmuştur.

Madonna: Hem hayatı hem şarkıları hem gayri meşru ilişkileri hem de sahnelerde yaptıkları ile, bir şekilde gündemi meşgul edebilen, ahlaksızlık bayrağının en öndeki taşıyıcılarından. "Homofobi" diye uydurulan güya öcü ile çok mücadele ettiği için takdir topluyor. LGBT denilen oluşumların bayraktarlığını yapmakta. Ve böyleleri maalesef "İnsan Hakları aktivisti" olarak çok alkış alır. Bu kadın, daha yeni piyasaya girmeye çalışırken, karşısına çıktığı menajer tarafından, "karşımda bir hayat kadını olduğunu sanmıştım" diye övülen!!! birisi. Haliyle semavi dinlere de mesafelidir.
Yaşlandıkça ahlaksızlıklarını
artıran Madonna

Woody Allen: Amerikalı Yahudi asıllı yönetmen ve senarist. Kadın-erkek ilişkileri üzerine yaptığı pervasız filmlerle tanınır. Filmlerinde, gayri meşru ilişkiler peynir ekmek gibi giderken, hiçbir ahlaki manevi ölçü tanınmaz. Evlatlık kızı tarafından, kendisine cinsel taciz yaptığı yönündeki iddialar ayyuka çıkmıştır. Yahudi olmasına rağmen, kendini Agnostik olarak tanımlamaktadır.

Michel Foucault: AIDS'e bağlı nedenlerden ölen homoseksüel sapık. Ahlaksız din düşmanı çevrelerin pohpohlamaktan bıkmadığı ateist felsefeci. Sağda solda, kendine "entelektüel" süsü verip konuşanlar, bunun adını ağızlarına aldı mı, adeta boyut değiştirirler!
deney maksatlı çarpık ilişki yaşayıp
AIDS'ten ölen Foucault

Charlie Chaplin: "Sessiz Sinema" çağının rakipsiz oyuncularından. Binlerce diye ifade edilen sayıda kadınla gayri meşru ilişki yaşadı. Siyah beyaz filmlerin iyi kalpli, yardımsever kişiliği, küçük yaştaki kızlara tecavüz eden, sonra da kurbanları kürtaja zorlayan bir ahlaksızdı. Özel hayatını biraz tanıyanlar, kapısını her çalan dişi varlığa, "yatağa nasıl atarım" diye yaklaştığını bildirmektedir. İngiliz ve ateisttir.
çok kızın kanına giren Chaplin

Sigmund Freud: Ateist din düşmanı tayfanın bayıldığı, tarihin en alçak sapıklarından birisi. Yahudi bir aileden gelmekle beraber, ateist olmuştur. Normal bir insanın dahi düşünürken tiksineceği şeyleri, güya psikanalize tabi tutup kitaplarına geçirmiş, bebekler ve küçük çocuklar için akıl almaz saçmalıklar kaleme almıştır. Söylediklerinin çoğu, birazcık ahlaki omurgası olan insanlarda nefret uyandırır. Bozuk Hristiyanlık'tan kurtulmaya çalışan Batı'nın, din ve ahlak olmadan ne hale gelebileceğini gösterir.

David Bowie: Şişirildikçe şişirilen ahlaksızlardan birisi daha. Neredeyse her "çaplı" İngiliz gibi, homoseksüelliğe ve biseksüelliğe meyyal. Yaptıkları, ettikleri ile, hala birazcık ahlak ve din kırıntısı taşıyan gençleri yoldan çıkarmak için uğraştı. Ateizm-Agnostisizm uçlarında dolandı.
ne kadar farklı ve uçlarda olursan
o kadar hayranın olur

Stephen Fry: Al bir İngiliz ateist daha, üstelik annesi Yahudi! Kendisinden çok küçük bir erkekle evlendi! LGBT denilen tayfaya yan gözle bakanları, barbar ve nazi diye itham eder. Senelerce uyuşturucu kullanmıştır.

Mick Jagger: David Bowie'nin kankası! Ondan bir fazlası var, o da "sir" ünvanı. Geri kalanı neredeyse aynı.

John Lennon: Çarpık dini görüşlü, kafası her zaman dumanlı İngiliz. "Imagine" diye, yerlere göklere sığdırılamayan bir şarkısında; dünyanın din olmadan, daha yaşanılabilir bir yer olacağını ve insanların barış içerisinde yaşayacağını hayal eder. Ne kadar ahmak olduğunu anlamak için, bu şarkının sözlerine göz gezdirmek kafi.

Iggy Pop: Sahneye genelde yarı çıplak çıkan, uyuşturucu bağımlısı, ağzı pis rockçı. Gençliğinde sahnedeyken her türlü rezilliği yapmışlığı vardır.

Elton John: İngiliz, ateist ve eşcinsel... Ha unuttuk, herif "sir" bu arada! hakkındaki iddialar, yenilir yutulur cinsten değil.

Andy Warhol: Cinsel eğilimlerinden inancına, sanat diye yaptığı şeylerden özel hayatına kadar olan her şeyiyle, gençleri yoldan çıkarmak, ahlaksızlığı daha fazla yaymak için çalışmış şeytanın askerlerinden birisi! Bazı çevrelerde "entelektüel" olarak isim yapabilmek için, bu alçak herifin yaptıklarını beğenmeniz, takdir etmeniz lazım elbet! Bedri Baykam'ın daha da ileri! halini bir tasavvur edin desek...
20. yüzyıl çılgınlarından
bir çılgın daha: Andy Warhol

George Michael: İngiliz ateist ve homoseksüel şarkıcı. Tek gecelik ilişkiler peşinde, uyuşturucu, alkol batağında depresyon içinde öldü. Yatıp kalktığı erkeklerden birisi de AIDS nedeniyle ölmüştü.

     Görüldüğü üzere, bu isimlerden çok bilinen sadece birkaçına bakıldığında, İngiliz vatandaşı veya "İngiliz tornası"ndan geçenlerin, bu listeye dahil olması daha kolay gibi duruyor. Bunun yanında eşcinsel, ateist, pervasız ve kamuoyu oluşturacak kadar "cazgır" olanlar, isimlerini tarihe altın! harflerle yazdırma potansiyeline sahip.

    "Ama efendim, bu zevata çok saldırmıyor musunuz, siz çok mu pîr-ü paksınız yani?" diyenlerin, şunu dikkate almaları lazım gelir; hedef alınan kişilerin çarpık ilişki yaşaması, özel hayatlarında çok feci şeyler yapmış olması değildir esas mevzu. Başlıca sıkıntı, bu işledikleri gayri meşrulukları, ulu orta yapmaları, bunları toplumların ahlakını bozacak şekilde herkesin gözü önünde işlemeleri ve hatta bunlarla gurur duyup, fillerini savunmaları.

22 Şubat 2019 Cuma

Türk Gençliğinin Alter Egosu; EKŞİ SÖZLÜK



     Ekşi Sözlük olarak bilinen ve klasik bir sözlükten ziyade, interaktif bir yorum mekanı olan platform, tam 20 senedir varlığını sürdürebilen nadir sitelerden birisi. Varlığını sürdürmek bir yana, bu siteye olan alaka, yıl geçtikçe daha da arttı. Yani şöyle bir düşünün, 1999 senesinden, ta bu zamana kadar kaç tane Türkçe, hatta İngilizce site ayakta kalabildi ki... Evet, bayağı az. Elbette bu karşılıklı etkileşimli platformun ayakta kalabilmesinin en önemli sebebi, gençlerin içini rahatça dökebilmesi, üstelik bunu yaparken, günlü hayatta "mahalle baskısı" diye tabir edilen toplumsal normlardan, "nick" diye tabir edilen müstear isimlerle, gerçek kimliklerini gizleyerek, kısmen de olsa kaçabilmeleridir.

     Türkiye'de internet kullanımının kısmen yaygınlaşmaya ve ferdi kullanıcıların bağlanmaya başlaması ile birlikte, 2000'lerin başlarında, çoklu paylaşımlı sitelerden önce forumlar ve dolayısıyla "forum kültürü" gelişti. Biraz vahşi, bayağı düzensiz ve oldukça kafa karıştırıcı ilk yıllardan sonra, internet kullanımı daha düzenli hale geldi haliyle. Gerçi forum kültürü bir şekilde hala devam ediyor ancak sadece çok üyeli ve belli konular üzerine yoğunlaşan siteler vasıtasıyla. İşte Ekşi Sözlük, hem o vahşi dönemi, hem de forum furyası dönemini atlattı ve her geçen sene ziyaretçilerini artırarak, hayatına devam etti. Ama nasıl geldi? Önce o ilk yıllarına kısacık bakalım:

     Sözlüğün fikir babası ve kurucusu, sanal alemde bilinen en eski nicklerden biri olan "SSG" olarak da tanınan Sedat Kapanoğlu. 20. yüzyılın ilk sülüsünde, Yugoslavya'dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Eskişehir'de doğan Kapanoğlu'nun okullarla arası iyi olmamasına rağmen, merak saldığı bilgisayar dünyası ile erken yaşta tanışıklığı ve atılımları sebebiyle, projelerinden birisi olan Ekşi Sözlük isimli platformu hayat geçiriyor. Tabi ki ilk başlarda fazla kimsecikler yok sitede. Sedat'ın birkaç arkadaşı hariç (bu arkadaşların ne menem "arkadaşlar" olduklarına bilahare bakacağız). Bu arkadaşların siteyi devamlı sıcak tutmaları, sözlüğün, arama motorlarındaki bazı kelime aramalarında önde çıkması (SEO daha yok galiba ortalıkta tam manasıyla) her geçen gün ile birlikte daha fazla gencin içeriye akın etmesine neden oldu. Hatta birkaç kere yazar alımlarının, teknik ve denetim yetersizliğinden dolayı, durması, siteyi daha da "elit" ve girilmez havaya sokunca, kapıda bekleşenler iyice arttı. Sonrası malum zaten... Her yer reklam!
Sözlüğün ilk hali

     Kapanoğlu'nun en başta tasarladığı site, kendisinin de tabiriyle çok ilkel ve geliştirmeye muhtaçtı ancak onu diğerlerinden, "sol frame" denilen zımbırtı muhtemelen. Site evrildikçe fonksiyonu daha da öne çıkan bu sol frame, o gün veya o zaman diliminde, sözlüğe girilen başlık, entry ve entry sayılarını ihtiva eder. Dolayısıyla bu sitede, forumlardaki gibi ana menüye çıkıp, herhangi başlığı seçip içine girmek gibi biraz soğuk ve uzak işlemler yapmak yerine, doğrudan tek tıkla hem yazılanları görebiliyor hem de sol taraftaki başlıkları takip edebiliyorsunuz. Sözlüğün diğer sitelerden başka bir mühim farkı da, devasa bir arşiv olması ve doğru arama parametrelerini girdiğinizde, aradığınız konu ile alakalı, anında derinlemesine bilgi sahibi olmanız.
Halef-Selef (SSG- Kanzuk)
Sedat Kapanoğlu ve Başak Purut 

     Evet, site devasa bir arşiv ancak neyi nasıl arayacağınızı bilmiyorsanız, fake başlık ve entryler arasında kaybolmanız ve daha da kötüsü bir sürü saçmalıkla dolu, elleriniz ise boş şekilde çıkmanız gayet mümkün. Zira öyle başlıklar var ki, genel kültürümüz biraz zayıf olsa, Torku'nun bira ürettiğine, Queen diye bilnen dünyaca meşhur grubun Afyon'da konser vermiş olduğuna, Bilecik diye bir yerin hiç var olmadığına rahatlıkla inanabilir, "öyle bir şey olur mu hiç" diye size itiraz edenlere, sayfalar dolusu entryleri delil niyetine gösterebilirsiniz.

     Ancaaak, bu çok önemli bir ancak, gelelim esas konuya. Esas konu ise, bu sözlükte yazanlar, yazılanlar ve tabiri caizse "boruyu öttürenler". Şimdi evvela şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Ekşi Sözlüğün kurucusu dahil, ilk kullanıcılarının hemen hepsi, hadi yine de din düşmanı demeyelim fakat her halükarda İslamiyete soğuk bakan, birçok hükmünü beğenmeyen tipler. Zaten kritik nokta da burada. Sözlüğün en çok tutma sebebi de budur esasında. Ülkemizde maalesef, gençlerin dinle, dinin emir ve yasakları ile sıkıntısı, alıp veremediği var (tarihi ve sosyolojik boyutuna girecek değiliz). Bunu da en rahat, Ekşi gibi, nick arkasına sığınıp, "alter ego"sunu rahatlıkla boşaltan gençlerin üşüştüğü mekanlarda görebiliyoruz. Tabi ki İslam Dini ile olan husumet, tarih, siyaset, edebiyat, bilim gibi daha bir sürü dalı doğrudan etkiliyor.
Sözlüğün ilk yazarları: esekherif, guru, teo
(yazdıklarının ne minvalde olacağı görünüşlerinden belli)

     Ekşi Sözlük denilen internet sitesinin, ucundan kıyısından İslamiyetle, kaderle (ve bazen de tüm Semavi Dinler ile) alakalı başlıklarına göz gezdirdiğinizde, o kin ve nefret hemen gözünüze ilişiyor. Siteyi kuranların bu konudaki öncülüğü, adeta din düşmanı bir topluluğa, "hoş geldin, burada rahatlıkla her türlü kutsala hakaret edebilirsin" yeşil ışığını yakıyor... Varsa yoksa dine ve etkilediği tüm alanlara sövmek çok prestijli burada. Bir dereceye kadar var görünen filtreleme ve denetim mekanizması ise, genelde bu konularda göz ardı ediliyor. Eleştiri ve akıl mantık çerçevesinde delilli (bunlar da var tabi ama devede kulak) yazılardan değil, alenen, göz göre göre hakaret, aşağılama ve iftiralardan bahsediyoruz. Bunlara karşı çıkan sesler ise, oranlamak gerekirse son derece düşük ve çoğu zaman da cılız. Dinle doğrudan alakalı mevzularda, sesin cılız çıkmasının başlıca sebebi ise, sözlüğün "efendilerinin" kendi mahalle baskılarını dayatması ve her karşı çıkan sesi, "trol" meczup, dengesiz diye yaftalaması. Ayrıca, bazen sol tarafta öyle başlıklar açılıyor ki, insan okurken hicap duyuyor ama gel gör ki o edepsiz başlıkların altları sayfalarca yazı ile doluyor. Yanı kısacası, o metrobüste, iş yerinde, üniversitede, sağda solda gördüğümüz gençlerin bir kısmı (ve maalesef bunları sesi çok çıkar, sosyal medyayı iyi kullanır), müthiş bir mukaddesat nefreti, anarşizm ve hedonizm ile besleniyor.

     İşin en garip yanı ise, sözlüğün ilk üç senesi hariç, ömrünün tamamını Ak Parti iktidarında geçiriyor olması. Hem de, sık sık dine referanslar veren, dini bir çevreden gelen, muhalifleri, hele de sözlükte kendisinden, "yıkılıp gitsin de memleket isterse yıkılsın, batarsa batsın" derecesinde ölesiye nefret eden karşıtları tarafından "diktatör" ve müstebid olarak sürekli tenkit edilen ve akla hayale gelmeyecek suçlama ve iftiralarla saldırılan bir liderin gözü önünde.