Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: 2019 Follow my blog with Bloglovin

11 Temmuz 2019 Perşembe

İngiliz Sömürge Bakanlığı ve İslam Coğrafyasında İngiliz İstihbaratı

 
     Daha ziyade Avrupalı devletlerin, kendi küçük topraklarından çıkıp, yer altı zenginlikleri yoğun olan ve mevcut zenginlikleri kullanma konusunda zaafiyet yaşayan ülkeleri sömürmesi olarak anladığımız sömürgecilik kavramını düşündüğümüzde, akla hemen Birleşik Krallık, Britanya ya da kısaca İngiltere olarak tanıdığımız ada ülkesi gelir. Sömürmek kelimesi, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, gayet kötü bir mana çağrıştırır. Çağrıştırdığı bu olumsuz anlamda, tüm Batı ülkeleri şöyle veya böyle ortak iken, İspanyol ve Portekizliler gibi erken dönem sömürgecilerden sonra açılan İngiliz kafası, sömürgecilik kavramını her açıdan geliştiren, bunu emperyalizme, sonra da yine globalleşme adı verilen masum kelimenin gölgesinde, dev şirketler vasıtasıyla eviren ve sürdüren kafadır.

     Sefalet, pislik, batıl inançlar, hastalık, kara cehalet içinde yaşayan Ortaçağ Avrupası'nın Müslümanlardan aldığı bilgilerle Rönesansa girip toparlanmaya başlaması, akabinde Merkantilizm denilen iktisadi kavramın getirdiği altın ve gümüş toplama hırsı, Osmanlı Devletinin dünyanın merkezini işgal ediyor olmasıyla birleşince, batılılar Afrika, Amerika ve Uzak Asya'daki bakir topraklara açılmaya gayret etti. Konu zaten geneliyle bilindik ancak üzerinde durulması tarafı, İngilizlerin bu alandaki olağanüstü becerisi. Sadece maddi olarak sömürmek değil kasıt elbette, her buşundukları bölgeyi manevi olarak da yozlaştırmayı ve karıştırabilmeleri esas sıkıntılı olan kısmı.

     Resmi tarihe bakıldığında, eskilerin Müstemlekeler Nezareti dediği bakanlığın, 18 yüzyıl sonlarında, o sıralarda Britanya hegemonyası altındaki Kuzey Amerika ile uğraşmak için tesis edildiği yazılsa da, gerçekte bu fikrin altında bir korku yatar; İslam Dini korkusu.

     Filhakika, Osmanlı kuvvetlerinin Viyana kapılarını iki kez çalıyor oluşu, Avrupalıları ölümüne korkutmuş ve her türlü tedbiri almaya itmişti. Osmanlı ve dolayısıyla İslamiyeti'in Eski Kıtayı ele geçirmesine ramak kalmıştı artık. 17. yüzyılın sonu, Osmanlı'nın dışarıdan ve silahla mağlup edilemeyeceğinin anlaşıldığı, bel altı diye tabir edebileceğimiz tedbirlerin alınmaya başladığı zamandır. Osmanlı Devletinde ve haliyle Müslümanların hakim olduğu her coğrafyada, bol altın ve şaşalı mevkilerle kandırılıp satın alınan kişilerin çeşitli kademelere yerleştirilmesi, casusların İslam coğrafyasında cirit atmaya faaliyetleri, 18. yüzyılın bidayeti ile birlikte hızla yayılır. Sömürgelerden akan kıymetli mallarla beslenen İngiliz İmparatorluğu, yozlaştırma çalışmalarının meyve verdiğini müşahede ettikçe, strateji ve adımlarını sağlamlaştırmaya, kurumsallaştırmaya gayret etti.
emperyalist İngiltere'nin
her yere uzanan sömürgeci kolları

     İngilizlerin sömürgelerinde ve etki alanlarındaki stratejisi çok basitti esasında; böl ve yönet! Yani azınlıkları kaşı ve besle, merkezi otoriteyi kuvvetsiz hale getir ve bu istikrarsız durumu sonuna kadar kullan. Nitekim Müslümanların nüfus olarak fazla ve egemen olduğu Hindistan'ın bölünüp Pakistan'ın ayrılması, bu politikanın en verimli ve göze batan örneğidir. Esasında, İngilizlerin Hind Yarımadasını sömürgeleştirmesi, tam bir ibret vesikasıdır. Ticari imtiyaz gibi masum bir adımla başlayan işgal harereketi, özellikle Hindu- Müslüman çatışmasının körüklenmesi ile, koskoca bir devletin nefes alamaz hale gelmesine kadar vardı ve yıkıcı etkileri de günümüze kadar capcanlı bir şekilde devam ediyor.

     Riyad ve Necid taraflarından çıkıp gelen Suudi eşkıyalarına yaptıkları yardımlar ve kışkırtmaların, Arabistan Yarımadasını Osmanlı'dan koparması ve hülasa, Ortadoğu denilen bölgenin saçma sapan hudutlar ve istikrarsız bir geleceğe sürüklenmesi de, hep bu İngiliz kafasının mahsulüdür. Tüm bu yaptıklarının yanında ve aynı zamanda, İngilizler çoğu zaman dost olarak görünüyor, hatta bazen borç bile veriyorlardı. Nitekim 1854 yılı Kırım Savaşında, İngiltere'nin Osmanlı'ya yardım ediyor hatta borç veriyor görüntüsü hilafeti yok etmek için yaptığı hilelerden birisi idi. Kendi adamları olan Mustafa Reşid Paşa parlatıldı ve Osmanlı'nın çöküşünü hızlandıran adımlar hızlıca atıldı.

     Ahır zamanın zulmeti ile birlikte, giderek yozlaşan İslam dünyası, İngilizlerin isteklerini bir bir gerçekleştiriyordu: Hindistan'daki Babür-Gürganiye İmparatorluğu çökertilip, Hind yarımadası tamamen müstemleke haline getirilmiş, Osmanlı Devleti yıkılmış, Hilafet kadırılmış, Ortadoğu ve Afrika kıtası tamamen istikrarsızlaştırılmış, Osmanlı'nın çekilmesiyle oluşturulan ülkelere çeşitli kukla diktatörler yerleştirilmişti. Şu haliyle İngiliz Sömürge Bakanlığı ve dolayısıyla Britanya İmparatorluğu 20. yüzyıl başında istediklerinin hemen hepsini elde etmişti.

     Ancak 2. Dünya Savaşının başlamasıyla, İngilizlerin, "üzerinde güneş batmayan" imparatorluğu çözülmeye başladı. Amerikan kuvvetlerinin savaşa müdahale etmesine kadar, İngilizler adeta sığınacak delik aradı. Sömürgelerini kaybetti. Bu açıdan bakıldığında, 2. Dünya Savaşının esas mağlubu, Britanya olmuştur.

     Bunlar bir tarafa, özellikle İslam coğrafyasında cirit atmış ve bir şekilde Birleşik Krallık çıkarları için faaliyet göstermiş birkaç isme bakalım:

     1. Hempher: Erken dönem ve belki de en "verimli" casuslardan birisi. Zira 18. yüzyıl başlarında, Necidli sivri tıfıl Muhammed bin Abdülvehhab'ı avlamak ve onun vasıtasıyla, İslam Dininde büyük bir fitne ve yara açmıştır. Vehhabilik olarak bildiğimiz akım, bu ikilinin eseri olarak yeşermiştir.

     2. Thomas Edward Lawrence: İttihatçıların elinde oyuncağa dönen Osmanlı'ya karşı ayaklanan Arapların akıl hocalarından birisi. Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'a yakınlık kurmuştur.
İttihat Terakki'den dolayı Osmanlı'ya soğuyan
Şerif Hüseyin'in oğlu ve hemen arkasında Lawrence

     3. Gertrude Bell: Arkeolog ayağına, casusluk yapan bir Oxford mezunu kadın. Bu da Osmanlı karşıtı cephede yer aldı. Ortadoğu'yu karış karış dolaşmış ve bu dolaşmaları İngiliz istihbaratı tarafından gayet iyi değerlendirlmiştir. Irak sınırının çizilmesinde doğrudan katkısı vardır.
Gertrude Bell ve "manevi oğlum"
dediği T. E. Lawrence

     4. John Philby: Tam ismi Harry St John Bridger Philby. Cambridge mezunu bir kaşif ama Ortadoğu'da 20. yüzyıl başlarında dolaşan her İngiliz gibi bariz casus. Müslüman olduğunu iddia edip, "Osmanlı yıkılıyor, hadi ne duruyorsunuz" diye, Sududileri kışkırtan ve hatta İbni Suud'un müşaviri olan birisidir.
John Philby Müslüman pozlarında

     5. Freya Stark: Gertrude Bell'in açtığı çığırdan giden bir başka gezgin... Tabi yersen! O da kadim toprakları arşın arşın dolaşmış, 2. Dünya Savaşı öncesinde, İngiliz istihbaratı ve Sömürgeler Bakanlığını memnun ve tatmin etmiştir.
Arap topraklarının aşığı
Freya Stark!

     6. Jane Digby: Arapça öğrenip, Bedevilerin arasında yaşamış başka bir İngiliz kadın.
Kimler yok ki! Abdülaziz bin Suud,
Gertrude Bell, T.E. Lawrence, Sir Percy Cox

     7. Aubrey Herbert: Al sana inanılmaz bir Oryantalist karakter... Türkçe, Arapça, Fransızca, Arnavutça, İtalyanca, Almanca ve dahi Yunanca bildiğini de hesaba katarsanız, çok tehlikeli bir İngilizle dans ediyorsunuz demektir! Lawrence'ın yakın arkadaşı ve 1916'da kurulan Arap Bürosunun müdavimi. Arap dünyasındaki faaliyetleri ve bilhassa Osmanlı'dan kurtulmak isteyen zihniyete akıl hocalığı yapması ile tanınır. Arnavultluk'a kadar uzanmıştır elleri. Hakkında daha çok malumata sahip olmak için, İngiliz Derviş isimli kitaba müracaat etmek gerek.

     Bu saydığımız isimlerin çok önemli bir ortak özelliği var. Hepsi de, Osmanlı Devletinin sahip olduğu topraklarda dolaşıp, dinine ve halifeye bağlılıkları zayıf olan, bir şekilde etrafındakilere önderlik yapabilecek kapasitedekileri bulup, onların hem dinlerini bozmak hem de Osmanlı'ya karşı isyana teşvik etmek. Bunu yaparken de, Britanya'dan gelen maddi yardımlar rüşvet olarak kullanılır.


   

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Tedbirli Müslüman ile Tedbirsiz Olanı Arasındaki Uçurumlar - 4


     Birinci, ikinci ve üçüncü yazıdan sonrası.

       Tedbirli Müslüman, Hz. İsa'nın Eflatun denillen felsefeci ile çağdaş olduğunu bilir. İşte bu çok garip değil mi? Tarihler, ansiklopediler, Googlelar, Hz. İsa ile Eflatun (Platon veya Plato) arasında en azından 350 sene olduğunu iddia etse de, durum hiç öyle değildir.

Eflatun diye pazarlanan heykel
     Platon, yaptığı mücahede ve riyazetler neticesinde, kendinde hasıl olan hali görünce, peygamberlere uymak lazım olmadığını sandı. hatta dedi ki; "biz temizlenmiş, olgun insanlarız. temizleyicilere, bize doğru yolu gösterecek kimselere ihtiyacımız yok". Oysa reddettiği kişi, ölüleri diriltiyor, körlerin gözlerini açıyor, abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyordu. Yani kendi bilgi ve tecrübesinin ötesinde, hatta normal bir insanın yapması imkansız olan şeyleri yapıyor diye işittiği bir kimseyi, gidip görmesi, halini incelemesi gerekirken, görmeden, anlamadan böyle cevab verdi ve o peygambere inanmadı. Peki hangi peygambere diyor bunu? Çağdaşı olduğu hz. İsa'ya.

     Tabi olarak şu soru akla gelir hemen herkeste: "Hz. İsa ile Eflatun arasında neredeyse 400 sene var" Evet avrupalılar öyle diyor ama dümeni, takvimi bozuk Avrupalılar öyle dedi diye, buna olduğu gibi inanacak halimiz yok. İslam alimlerinin kitaplarında, mesela meşhur "Burhan-ı Kâtı" lügat kitabında, ismi zikredilen şahısların aynı zaman diliminde yaşadıkları belirtilir. Ancak ondan çok daha önemlisi, İslam Dininin en büyük alimlerinden birisi olan İmam-ı Rabbani, çeşitli zatlara gönderdiği mektupların derlemesinden oluşan Mektubat kitabında, bunu açıkca ve birkaç kere zikreder. Orada kısaca şöyle denilmektedir:

     Bu yunan felsefecinin hayatı ve dersleri meşhur olduğundan, ölüm zamanına inanılır, bunda bir sıkıntı yok. Esas sıkıntı bundan sonrasında. Zira hz. İsa, dünyaya gizli geldiği ve dünyada az kaldığı ve kendisini ancak çok az kişi bildiği, İsevi olanlar az ve asrlarca gizli yaşadığından, milat yani Noel gecesi doğru anlaşılamamıştır. Haliyle Miladi takvim, günleri ve daha da önemlisi seneleri ile şüpheli ve yanlıştır.

     İkinci olarak da şunu söylemek lazım ki; hz. Adem'den bu yana, her bin senede bir, resul denilen ve yeni din getiren peygamberler gönderilmiştir. hz. İsa ile hz. Muhammed sadece resul değil, aynı zamanda ulü'l-azm peygamber idiler. dolayısıyla, aralarında bin seneden az bir müddet olması mümkün değil. Zaten bazı dini kitaplarda, aralarında 963 sene olduğu bilgisi verilmektedir.


      Tedbirli Müslüman nafile olan umreye gitmez: Bilindiği üzere, İngilizlerin Ortadoğu ve Arabistan'a oralarda bulunan maşaları vasıtasıyla çöreklenmesi neticesinde, Arabistan yarımadasında, Sünni ve Şii Müslümanlara "kafir" diyecek kadar alçalan Vehhabi zihniyette bir devlet kuruldu ve Haremeyn-i Şerifeyn maalesef bunların kontrolü altına girdi. Dolayısıyla İslam'ın farzlarından birisi olan Hac ibadetini ve nafile bir ibadet olan Umre ve farz olan Hac dışındaki nafile hac yapmak için, Müslümanların bu devlete bir takım ücretler ödemesi gerekiyor. Bu ücretler de çoğu zaman fahiş ve bir kısmı da düpedüz rüşvet ve ayakbastı kıvamında.

     Hali vakti yerinde olan Müslümana, ömründe bir kere Hac yapmak farz olduğu için, tüm bu ücret ve haraçları ödemekte sıkıntı yok ancak işin diğer kısmında büyük bir cahillik ve israf söz konusu. Nafile olan, yani hesabı neredeyse hiç sorulmayacak bir ibadeti yerine getirmek için, her sene inanılmaz boyutlarda paralar, Suudi eşkıyalarının eline geçiyor. Bunun yanında da, yolculuk ve ikamet esnasında, vakit namazı gibi farzlar geciktiriliyor hatta bazen kazaya kalıyor. Şimdi, aklı başında olan bir müminin, şöyle düşünmesi lazım gelmez mi? "Yahu ben kendi helal paramı, bu haydutlara veriyorum. Bunlarda o paralarla, ellerinin uzanabildiği her yeri ifsad ediyor. Bunun üstüne de, farz olan ibadetlerim gecikiyor veya kazaya kalıyor. Filhakika böyle bir işe kalkışmak, neresinden bakarsan bak tam bir basiretsizlik ve cahillik." Yukarıda ismini zikrettiğimiz büyük alim İmam-ı Rabbani de, nafile hac ve umreye gidilmesinin doğru olmadığını bildirmiştir.
    
     Tedbirli Müslüman, avret mahalline ve avret mahallini kapatmaya çok özen gösterir: Maalesef günümüzde, kendisini"dindar" olarak tanımlayan insanların bile avret mahalli kavramı çok zayıfladı. Nedir peki avret mahalli? Bir Müslümanın, başkalarına göstermesi gunah olan vücut kısımları. İslamiyet'te insanların birbirine görünmesi ve bakması dört türlüdür: Erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına ve kadını erkeğe görünmesi. Bu dört halden ortaya çıkan durumlar, en basit haliyle şöyledir: Erkeklerin (ülkenin çoğunluğunun Hanefi olduğu düşünüldüğünde) her halükarda,  başklarının yanında göbek ile diz aralarını örtmesi vaciptir, bu kısımların açık olarak görünmesi haramdır. Oysa bilhassa yazın da dikkatimizi çektiği gibi, giderek artan sayıda genç, insan içine dizleri açık bir halde çıkıyor.

     Kadınlardaki durum ise çok daha vahim tabiyatıyla. Kadınların dışarı çıkarken örtmesi gereken yerleri, el ve yüzleri hariç tüm vücutları iken, mütedeyyin diye geçinen kadınlar bile buna tam manasıyla riayet etmez. Yarım yamalak örtünenler ise, avret mahalli konusunda harama girmeleri bir yana, tesettürü eksik ve yanlış olarak temsil ettikleri için, kötü çığır açmakta ve dine çok büyük zararlar vermektedir.

     Tedbirli Müslüman bir kadın yabancı erkeklerin olduğu yerlere gitmez: Hemen yukarıdaki konu ile doğrudan alakalı başka bir durum. Bilinçli ve bilgili bir hanım, örtünmenin sadece "örtünmek" olmadığını, bunun yanında, kendisine yakın akraba olmayan erkerlerin yanına zaruret olmadıkça gitmesinin ve onlarla konuşmasının da tesettür kapsamında olduğunu bilir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, AK Parti iktidarı bu konuda sınıfta kaldı. Sadece başlarının üstünde birazcık kumaş parçası olan kızlar-kadınlar, yabancı erkeklerin arasında artık pervasızca, hiçbir haram çekincesi olmadan yaşıyor. İslam Dininde kadınlara, babaları, eşleri veya en yakın akrabaları bakmak zorunda olmasına rağmen, hiç ihtiyaçları olmadığı halde (pek azı müstesna), işyerleri kadınlarla dolup taşıyor, toplum hızla ahlaki bir çöküşe do[ru gidiyor. 

     Tedbirli Müslüman dini konularla dalga geçmez ve dini terimleri alaya almaz: Osmanlı'nın son zamanlarında ve sonrasında artarak yaşanan bir durum. Dini bilgilere vukufiyetin hızla azalmasıyla, dinin mukaddes saydığı terimlerle alay edilir oldu. Tazim edilmesi gerekenler tahkir, tahkir edilmesi gerekenler tazim ediliyor. Bu sözler arasında, imanı tehlikeye sokacak olan kelime ve ifadelerin çokluğu dikkate alındığında, bu tür sözlerden kaçınmak ve kullanmamak akl-ı selim icabıdır
çocuğu adeta "yutan" alet,
televizyon

     Tedbirli Müslüman bir aile yozlaştırıcısı ve vakit öldürücüsü olan televizyonu evine sokmaz: Modern ailenin olmazsa olmazlarından gözüyle bakılan ve en süslü odaların en mutena köşesinde kendine mutlaka yer bulan aletin adı televizyon. Bu öyle bir şey ki, kumandasını elinize aldınız mı, saatlerce karşısında oturur, vaktinizi ekran karşısında heba edersiniz. Neden "heba" dedik, çünki televizyon, genel olarak bir eğlence vasıtasıdır. Buradan öğrenilecek şeyler çok kısıtlıdır ve genel manada, kıymetli olan vakti "öldürmek" için tasarlanmıştır.

     Bu kadar ile sınırlı olsa, yine o kadar kötü diyemezsiniz belki ancak televizyonların büyük kısmının İslam düşmanlarının ellerinde olduğunu ve ekranı istedikleri gibi manipüle edebildikleri gerçeğini kabul ettiğinizde, zararın sadece vakti öldürmekle kalmadığı, çok daha kapsamlı, uzun vadeli bir erozyona neden olduğu hemen anlaşılır.

     Tedbirli Müslüman, çocuklarının dini ve ahlaki terbiyesi için son derece gayret gösterir: Zamanlar, devirler neden yozlaşır, neden bir sonraki nesil bir önekini mumla aratır? Cevabı çok basit aslında: eski nesiller, yenilere dini ve ahlaki konuları doğru dürüst aktarmadığı, onların dini eğitimleri ile ilgilenmesi gerektiği gibi ilgilenmediği için. Bu tip insanları her yerde görüyoruz. Peki ne görüyoruz tam olarak? Bariz bir misal olması açısından; başı örtülü bir anneler ve yanında, baliğ olalı seneler olmuş açık saçık bir genç kızlar, Namaz kılan ailesine inat, alnı secdeye gitmeyen evlalar, Dedesi müftü, allame olduğu halde, iman ve İslam'ın şartlarından bihaber torunlar... Bu ve buna benzer numunelerin hepsi, bir sonraki nesilleri zehirlemektir. Ama sayılanlardan çok daha zehirli olanı, çocuklarının bu halini görüp, "aman canım, ne olacakmış, gençliğini yaşasın biraz, büyüyünce kendisi öğrenir, yapar zaten" gibi, aklı başında hiçbir Müslümanın sarf edemeyeceği sözlerle ve bahanelerle, gençliğin kötü gidişatına ses çıkarmak şöyle dursun, adeta saha açmaktır.

     Oysa çocuk eğitiminde son derece hassas olup, iyi yetişmeleri için azami gayret sarf etmek gerekir. Vicadanı biraz rahatlatmak için, yazın birkaç kere Kur'an-ı Kerim kursuna gönderip, sonrasında hiçbir talime tabi tutmak, "bu çocuk niye böyle oldu" pişmanlığından öteye bir şey vermeyecektir.

 

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Avrupa'nın Büyükannesi Kraliçe Victoria'nın Akraba Monarkları


     Kraliçe Victoria, 63 sene sürdüğü hükümranlık ile, en uzun süre tahtta kalan monarklardan birisi. İngiliz İmparatorluğu, "üzerinde güneş batmayan imparatorluk" vasfıyla 20. yüzyıla girerken, başında bu kraliçe vardı. Amcası 4. William'ın ölümü nedeniyle, daha 18 yaşında tahta oturdu. Çok geçmeden kuzeni Prens Albert ile evlenip, hemen çoluk çocuğa karışıp, neredeyse bir futbol takımı sayısınca evlat doğurdu. Esas mesele de bundan sonra başlıyor zaten. Genç Kraliçe, uzun ve yıpratıcı savaşların ardından, yeniden şekillenmekte olan Avrupa'da söz sahibi olmayı düşünüyordu. Eşinin kanaati de aynı yöndeydi ve hanedanlar arasındaki evliliklerin Avrupa'ya istikrar, güven ve barış getireceği öngörüsü, çocuklarının 1840'lı yıllarda ard arda doğmaya başlaması ile birlikte, sahaya inmek için gün saymaya başladı.
Kraliçe Victoria çok sevdiği eşi 
Albert Saxe-Coburg-Gotha ile

     İlk adım 1851 yılında geldi. Victoria-Albert çiftinin ziyaretine, Prusya Prensi William ve eşi gelir. Tahtını varislerinden Prens Frederick de vardır kafilede. Kraliçe bu ziyaretten çok etkilenir, zira çiftin gözünde Prusya, tüm Almanya'yı yönetebilecek lokomotifti. Bu ziyaret esnasında, pek bir hoşlandıkları ve geleceğin kralı gözüyle baktıkları "Fritz" ile (Prens Frederick yani), daha henüz 11 yaşındaki en büyük kızları Victoria'nın (Vicky) arasını yapmaya koyulurlar. Frederick'in 1855 yılındaki ziyareti ise, artık işi resmiyete bindirmek adınaydı. Prus idaresinde bu ilişki pek olumlu karşılanmasa da, Victoria-Albert çiftinin büyük memnuniyetiyle, sonradan Birleşik Almanya İmparatoru olacak olan Frederick ve Victoria, 1858'de dünya evine girer. Bu birliktelikten 8 çocuk tevellüt etti. Kraliçe Victoria'nın ilk torunu dünyaya gelmiş oldu böylece: Sonradan Alman İmparatoru vasfıyla 1. Dünya Savaşının önemli figürlerinden birisi olacak olan, 2. Wilhelm.

     Gelelim İngiliz tahtının varisi olacak olan, Victoria'nın ilk oğlu Albert Edward'ın durumuna (ya da kral adıyla 7. Edward): Kendisine, Danimarka Kralı 9. Christian'ın kızı Prenses Alexandra layık görüldü ve çift, 1863'te evlendi. Diğer taraftan ise Alexandra'nın kardeşi, Yunan Kralı 1. George idi.

     Erkek evlatlardan Alfred var bir de tabi. Yine hanedanlar arası evlilik yapıldı ancak İngilizler buna çok soğuk bakıyordu çünki Alfred, Rus Çarı 2. Aleksander'ın kızı Düşes Maria Alexandrovna ile evleniyordu. Tevellüt eden kızlardan Düşes Victoria Feodorovna, Çar 2. Aleksander'ın torunu Dük Kiril Vladimiroviç ile evlendi. Alfred-Maria evliliği iyi gitmedi ve Alfred, annesinin ölümünden 1 sene evvel öldü.

     Alice, Hessen Dükü 4. Louis ile evlendi. Doğan çocuklardan, Düşes Elizabeth Feodorovna, Rus Çarı 2. Aleksander'ın oğlu Dük Sergey Aleksandroviç ile evlendi.

     Victoria-Albert çiftinin en küçük çocuğu Beatrice, Battenberg Prensi Henry'nin zevcesi oldu.

 
bir imparator, bir kral ve tam
 dört tane kraliçe var şu tabloda

     Victoria'nın diğer çocukları; Leopold, Alice, Beatrice, Helena veArthur da, Alman Kraliyet ailesi mensupları ile izdivaca soyundu.

     Kraliçe Victoria'nın bu yukarıda sayılan evlatlarından, 42 torunu vardı ve bunlardan yedisi çeşitli hanedanların tepesinde yer aldı. Şimdi böyle bir tabloya bir de torunları eklediğinizde, acayip bir manzara ortaya çıkıyor:

* Victoria'nın en büyük oğlu 2. Wilhelm, Alman İmparatoru oldu.

* Victoria'nın kızı Sophia, Yunan Kralı 1. Konstantin'in eşi oldu.


* Albert Edward'ın oğlu 5. George, Birleşik Krallık Kralı olurken, kızı Maud, Norveç Kralı 7. Haakon'un eşi idi.


* Alice'in kızı Aleksandra Feodorovna (Alix), son Rus Çarı (imparatoru), Romanov Hanedanından  2. Nikolay'ın eşiydi. 2. Nikolay'ın annesi ise, Albert Edward'ın eşi Prenses Alexandra'nın kız kardeşi Maria Feodorovna (asıl adıyla Dagmar) idi. Dolayısıyla Kral 5. George ile Rus Çarı 2. Nikolay, anne tarafından kuzen olmakla beraber, birbirlerine çok benziyorlardı.
Kral 5. George ve tıpkısının
aynısı kuzen, Çar 2. Nikolay

*  Alfred'in kızı Marie, Romanya Kralı 1. Ferdinand'ın eşiydi. Bunların oğlu 2. Carol sonradan Romanya Kralı olmuştu. Kızları Elizabeth, Yunan Kralı 2. Georgios'un eşi oldu. Diğer kızları Maria ise, Yugoslavya Kralı 1. Aleksandar'ın zevcesiydi. Görüldüğü üzere kendisi, büyükannesi Victoria'nın Balkanlar temsilcisi gibi hareket ederek, "Balkanların Büyükannesi" rolüne soyunmuştur.

* Arthur'un kızı Prenses Margaret, sonradan İsveç Kralı olacak 6. Gustaf Adolf'un ilk eşi olmuştu.

* Beatrice'in kızı Victoria Eugenie, İspanya Kralı 13. Alphonso'nun eşi idi.

     Hülasa, 20. yüzyılın başlarında Avrupa'yı yöneten hanedanlara şöyle bir baktığımızda; Birleşik Krallık, Prusya (Almanya), İsveç, Norveç, Romanya, Yunanistan, İspanya hatta Rusya'nın, bir şekilde akrabalar tarafından yönetildiğini görüyoruz. Yani Kraliçe Victoria'nın rüyası bir manada gerçekleşmiş ve kendisi, "Avrupa'nın Büyükannesi" ünvanını alnının akıyla hak etmiştir.

     Tabi ki kraliçenin niyeti, Avrupa'ya barış ve istikrar getirmekti ancak olaylar, kendisini tüm bu evliliklere pişman ettirecek bir noktaya geldi. Zira ölümünden sadece 13 sene sonra, yani torunları yönetimde iken, dünyanın daha evvel görmediği çapta bir savaş patlak verdi ve Avrupa'dan sıçrayan kıvılcım, tüm dünyada milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdi.

     1. Dünya Savaşı, torunlardan birisi olan Wilhelm'in, kuzeni 5. George ve kuzeni Çariçe Alexandra'ya karşı savaşması anlamına geliyordu bir anlamda. 4 sene süren harbin neticesinde, mutlak monarşi ve imparatorluklar dönemi tarihe karışırken, Victoria'nın torunları darmadağın oldu. Wilhelm, Sophia ve Marie tacı tahtı terk ederken, 1917 Bolşevik İhtilali, Alexandra Feodorovna ve eşi Çar Nikolay'ı canına kastetti.
Victoria'nın kanından gelenler

KRALİÇE VICTORIA'NIN GÜNÜMÜZ TORUNLARI:

     Savaşın ardından monarşilerden bir kısmı devam etti ancak bunlar daha ziyade sembolik, etliye sütlüye karışmayan tarzdaydı. Birleşik Krallık Hükümdarı 5. George (6. George ve 2. Elizabeth de tabi) ve soyu hariç şu an hala ayakta kalan hanedanlarda, Kraliçe Victoria'nın bir şekilde büyük torunu olarak devam eden kral ve kraliçeler şunlar: Norveç Kralı 5. Harald, İspanya Kralı 6. Felipe, İsveç Kralı 16. Carl Gustaf, Danimarka Kraliçesi 2. Margrethe.

8 Nisan 2019 Pazartesi

Hollywood Filmleri Algılarımızla Nasıl Oynuyor


     Sinemanın endüstri haline dönüşmesi ve dünyadaki en etkin propaganda silahlarından biri haline gelmesi, dolayısıyla haftalık hatta günlük bazda hayatımıza doğrudan girmesi, 20. yüzyılın bir "hediyesi" (21. yüzyılda Netflix'le metrobüse kadar girdi tabi bir de ama o ayrı). Bu endüstrinin en önde gideni, bayrak sallayanı ise "Hollywood" diye, Mısır'daki sağır sultanın dahi bildiği ve bir şekilde etkisine maruz kaldığı sinema karteli. Daha 1900'lerin başında şekillenmeye başlayan, sağdan soldan gelen Yahudi göçmenlerin sektöre el atmasıyla, Avrupa 1. Dünya Savaşını yaşarken, zirveye yerleşen bir kartel. 2. Dünya Savaşının galiplerinden birisi olması hasebiyle, gelişen film projeksiyonu ve dağıtım imkanlarının kolaylaşması ile, zaman içerisinde Amerika Birleşik Devletlerinin gayri resmi bir temsilcisi olarak, hemen her ülkeye "sızan" bir yapıdan bahsediyoruz yani.
4 Yahudi kardeşin kurduğu;
Warner Bros 

     Şimdi bir kaç dakikalığına, bu Hollywood denilen şeyin filmlerinin hayatınızda olmadığını veya ayda yılda izlediğiniz Kore filmleri kadar olduğunu düşünün. Gençlerin yatak odası duvarlarını süsleyen aktör ve aktrislerin isimlerini hiç bilmediğinizi hatta bilmek dahi istemediğinizi tahayyül edin... Çok zor değil mi? Oyuncusuyla, yönetmeniyle, esinlediği kitabıyla, çekim tekniğiyle, ağza oturan sloganlarıyla, beraberinde sunduğu türlü ıvır zıvırla, bu filmler hayatımızın birer parçası... İstesek de istemesek de, bu böyle. Ve uzun bir müddet de böyle olacağa benzer.

     Bu başlıkta söylenecek, yazılacak kitaplar dolusu malzeme var ancak bizim bakacağımız, birkaç zaviye var... Bunlardan ilki de, şüphesiz "Amerikan rüyası" imajı. Bu rüya öylesine güzel,etkili, bazen gayet derinden bazen de açıktan öylesine gümbür gümbür verilir ki, bilhassa bizim gibi fazla gelişmemiş ülkelerin insanları bundan fazlasıyla etkilenir. Çok basit bir örnek olması açısından, Ronald Reagan'ın başkanlığı döneminde (yani taa 1982) çekilen bir filmde, gayet sıradan gibi duran ancak asgari ücretle, 60 metrekarelik eve sıkışıp kalmış birisini tatlı lakin neticesiz hülyalara daldıracak detaylara bakalım (bunların hepsi topu topu birkaç dakikada görünüyor peşinen söyleyelim). Filmin adı Poltergeist ve aslı üzere, korku tarzında:

     Şahane görünüşlü yatay mimarisi göze sokulan yerleşim yeri, bahçeli müstakil ev, her evin önüne park etmiş veya edecek olan devasa otomatik vitesli arabalar, geniş ve ferah caddeler, BMX bisikletleri ile fütursuzca dolaşan çocuklar, uzaktan kumandalı çocuk oyuncakları, çim biçme makinesi, amerikan futbolu maçını beraberce, uzaktan kumandalı televizyonda izleyen ve maça kumar oynayabilecek risk iştahına sahip komşular, su gibi giden bira, ebeveynlerinden ayrı ve bayağı uzak (tercihen başka katta), geniş odalarda kalan çocuklar, yine ayrı bir odada tek başına hayatını yaşayan ergen kız, o dönemin amerikan ihracat pazarlama harikası film ve sporcu posterleri, oyuncakları vs, puro, istisnasız hemen her ferdin alt bölgesine hitap eden kot pantolonlar, mısır gevreği ve bununla yapılan kahvaltı, evin her yerine 7/24 ulaşım sağlayabilen köpek, beyzbol takım taklavatı, evin yatak odası dahil kritik her noktasına yerleştirilmiş televizyonlar, yatak odasında kitap okuyan ya da yatmadan evvel bir şeyler seyreden yetişkinler, evde yemek olmayınca zerre gam duymadan pizzacıya (Pizza Hut tabi ki) gidip yiyebilme özgürlüğü, havuz veya en azından havuza sahip olabilme kapasitesi ve en önemlisi, neredeyse her şeye ama her şeye para harcayabilecek "cep derinliği"ne malik olmak... ama işte en korkunç kısmı; bu malik olabilme potansiyeline, öyle üst düzey birisi olarak, yönetici, CEO olarak değil, neredeyse herkesin olabileceği bir meslek grubunda iken erişmek.
müstakil evler, evlerin önünde arabalar
neşe içerisinde çocuklar ve komşular

     Bu ve buna benzer filmlerin genellikle açılış sahnelerindeki benzer sekansların, sinema severler ve tutkunları için manası başka olsa da, bilinçaltına verilen mesaj çok açık ve travmatiktir: Amerika büyük bir ülkedir, imkanları sınırsızdır, rüyalar ülkesidir. Bunlara istersen sen de sahip olabilirsin. Bunlara sahip olmak için ise, ağzınla kuş tutmak zorunda değilsin. Bu mesajı alan ve ancak rüyasında görebileceği refah seviyesini damardan alan bir genç için, Amerika'nın statüsü tartışılmaz olur.

     Amerikan filmlerinin diğer bir algı yönetimi, eşcinselliğin gayet sıradan ve hayatın tabii bir parçası olduğu propagandasıdır. Bu propaganda her geçen gün çığ gibi artarak devam ediyor. En sıradan gibi duran yapımlarda bile, en az bir karakterin eşcinsel eğilimli olması ve toplumun kendisine karşı, güya, anlayışsız, önyargılı olması izleyicilerin gözüne sokularak, bu sapıklığı toplumlar nezdinde meşrulaştırma çabası dikkat çekiyor. Bunun karşısında duran ve çoğu zaman dini referanslar kullananlar ise, homofobik ve "örümcek kafalı" diye yaftalanır.

     Hollywood yapımı film ve dizilerinin başka bir yönü, WASP yani beyaz, Anglo-Sakson, Protestan olarak bilinen, ABD'nin en ayrıcalıklı sınıfının özellikle "beyaz" bölümünün, hedef kitlenin bilincine, "biraz daha eşit" olduğunu hissettirecek şekilde yerleştirilmesidir. Beyaz ırkın ötesindeki renkler biraz daha aşağıdadır. Bu "renkliliğin" yanına, İslam gibi nefret edilen bir dinin mensubu da eklendi mi, antagonist kavramının içi daha da bir "dolgun" oluyor haliyle.

     Amerikan sinemasının İslam düşmanlığı zaten bilinen ve çokça dillendirilen bir konu. Ancak bu düşmanlığın çok bilinen yüzü dışında, daha sinsi ve yıkıcı bir yönü daha var, o da şu: Diyelim ki filmde, "iyi" olarak tasvir edilmek istenen bir Müslüman öne çıkarılmak isteniyor (bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü durumu yani). Bunu yaparken, o sözüm ona Müslüman, bildiğimiz manada "Müslüman" karakterinden bayağı bir uzaklaşıyor. Evet, İslamiyet ile alakalı emareler bulunduruyor ve İslami bir çevreden geldiği hemen izleyiciye iletiliyor ancak biraz dikkatle baktığınızda, bu karakter namaz dahil hiçbir ibadetle bağdaştırılmıyor. Dinin bir emri olmasına mukabil, kendisi veya eşi, hiçbir şekilde tesettüre riayet etmiyor. "Aydın", "ilerici" olarak tasvir edilmeye çalışılan tipleme, seyircinin algısı ile oynayarak, felsefi hatta pozitivist görüşlerini, din diye empoze etmeye girişiyor.

     Gelelim Amerikan filmlerinin, doğrudan imani esaslara tesir eden kısımlardan en çok kullanılanına: Bilhassa felaket, olmadık yere haksızlığa uğrama, bir şekilde aile üyelerinden birisinin veya çok sevilen birisinin hırsızlar, eşkıyalar tarafından öldürülmesi filmlerinde, bir durum izleyicinin adeta bilinçaltına işlenir... O da esas oğlanın, uğradığı bela, afet veya eş, çocuk gibi sevilen birinin kaybı neticesinde, Tanrı'ya olan inancını yitrmesi, hatta ona düşman olması. Şu sahneyi bir filmden mutlaka hatırlarsınız:

     -  Hey John, sakin ol artık! Tanrı'nın isteği böyleymiş, sabretmekten başka çare yok!
     + Tanrı, dünyada en çok sevdiğim kişiyi, kızımı aldı benden! Hayır, hayır... Tanrı diye bir şey yok... Ben ona inanmıyorum!
baba çocuğunu kaybeder ve ilk iş olarak
 Tanrı'yı savaş açar (Prisoners)

      Bu ve benzer ifadeler, filmin protagonisti tarafından dile getirildiğinde, bu oyunculara ve filmlere her şeyleriyle hayranlık duyanları çok kolay etkiler. Hadi diyelim, Hristiyanlık gibi saçma sapan hale dönmüş bir dine mensup olanlar veya mensup olduğunu sananlar, küfür ve "din dışılık" konularında zaten hassas değildir ve inanmayı gösteren kelime ilee ifadeleri rahatlıkla dile getirirler, hatta bunlar günlük hayatlarının bir rutini haline gelmiştir. Ancak İslamiyet gibi, hemen her konuda belli kuralları olan, hele de imanı bozacak ifadelerin kullanılmamasına son derece ehemmiyet gösteren bir dine iman etmiş olanların, yukarıdakilere benzer kelimeler kullanmaları son derece tehlikelidir. Dolayısıyla Hollywood filmlerinin, itikat ve Allah'a iman konularındaki dejenerasyonu ortadadır ve giderek artmaktadır.

     Hülasa, İslam Dini ile doğrudan alakalı olsun olmasın, Amerikan sinemasından bir temsilci ile "karşı karşıya oturmak", bilhassa cahil ve "gözü dışarıda" gençleri çok ama çok kötü etkiliyor.

1 Mart 2019 Cuma

Ahlaksızlık Bayrağını En Önde Taşıyan Ünlüler

   
     20. yüzyıl ile birlikte, dünyanın diğer ucunda olan hadiseleri çok kısa zaman diliminde bizim hayatımıza sokabilme kapasitesine sahip iletişim vasıtalarının bulunup, insanların kendilerini "update" etmesi ve bunlara hızla ayak uydurması neticesinde ortaya çıkan durumlardan birisi de, "ünlü" diye bilinen şahsiyetlerin isimlerini duymaya başlamamız oldu. Bilhassa sinema ve müzik [bazen de moda ve "çağdaş sanat" (veya güncel sanat)] denilen dalların temsilcilerinin, televizyon ve radyo marifetiyle gözlerimize ve kulaklarımıza sokulmaya çalışılması, belli ünlülerin giderek artan hayran kitlelerini de beraberinde getirdi. Kendilerince seslerini, sahnedeki duruşlarını, filmlerdeki rol yapma becerilerini, icra ettikleri alanlardaki başarılarını... Ve önemli ölçüde tabi, "yakışıklı" veya "güzel"liklerini beğenip takdir eden, bilhassa gençler, bu ünlüleri her şeyleri ile birlikte, kendi özel hayatlarına sokacak ve adeta büyülenmiş gibi, peşlerinden gidecek hale geldi.

     Elbette ki böylesine gözü kör bir sevgi ve taklit, büyük bir tehlike de doğuruyordu... O şahane rol yapan kişilerin, o muhteşem sesli adamların bir kısmı, özel hayatında ahlaksız olabiliyor, zararlı madde kullanımından değişik cinsel eğilimlere kadar, birçok alanda, hiç de ayak izlerinden gidilesi bir profil çizmiyordu. İşin daha da tuhaf ve ibretlik yanı; en çok ahlaksız olan, en çok sapıklık gösteren, yaşadığı pespayelikleri en pervasızca anlatabilen ve gösterebilenleri, "kitle iletişim araçları" daha çok reklam yapıyor daha da gençlerin gözüne sokmaya uğraşıyordu. Genelde sapık ilişki yaşayanlarda daha çok görünen ve henüz çaresi bulunmamış olan AIDS illeti ile mücadele adı altında, "masum" gibi gösterilmeye çalışılan faaliyetler, LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender) sapıklığını, "meşru bir insan hakkı" olarak, geniş bir kamuoyu desteğiyle yaygınlaştırmaya kadar vardı.

     Bunlara bağlı olarak; "gelişmiş" olarak bilinen ülkelerde eşcinsel evliliğin yasalaşması, hemcinslerin nikahlarının kiliselerde de kıyılabilmesi, LGBT savunucularının "yılmaz insan hakları savunucusu" olarak yaldızlı sözlerle yere göğe sığdırılamaması, hangi cinsten olduğu bilinmeyen milletvekillerinin ve kanaat önderlerinin büyük saygı görmesi gibi vakalar, bıkmadan usanmadan pompalanan dezenformasyonun bir parçası şeklinde artarak devam ediyor. Bunun mukabilinde ise, bu hayasızlara karşı duran, su-i misal teşkil etmelerine mani olmaya çalışanlar, homofobik, gerici, örümcek kafalı gibi sıfatlarla, yine aynı basın-yayın organları tarafından yaftalanır ve tecrit edilmeye gayret edilir.

     Dolayısıyla ahlaksızlık, haddini bilmezlik, gayri meşru işler ve ilişkilerde en cüretli olmak ve tabi ki peşinden gidip kendisi örnek alan gençlere en kötü örnek olan isimlerden birkaçını verelim:

Freddie Mercury: Milyonlarca gencin taparcasına sevdiği, erken yaşta ölümü sebebi ile büyütüldükçe büyütülen, yakın tarihin en ahlaksız tiplerinden birisi.  Uyuşturucu ile dumanlı tamamen kontrol dışı parti gecelerinde, sayısız erkekle ilişki yaşayıp en nihayetinde, genelde lûtilerde ve gayri meşru ilişkilere düşkün olanlarda rastlanan AIDS'e yakalanmış ve bu nedenle ölmüştür. Batılı ahlaksızların, Müslüman gençleri avlamaya çalıştığı karakterlerin önde gidenlerindendir. Çünki bu herifi "büyük sanatçı" falan diye tanımladığınızda, AIDS, eşcinsellik ve her türlü ahlaksızlığa da kapı aralamış olursunuz. Din olarak da Zerdüşt'ün çıkardığı, ateşe tapanların inancı olan Mecûsi idi. Ölünce cesedi yakıldı. Britanya'nın suyunu çok içti! Az biraz daha yaşasaydı, kraliçeden "sır" ünvanı alması işten bile değildi anlayacağınız! Hele şu zamanlarda filmi de gosterime girdi ya, iyice tabulaştırılıp aziz haline sokulacak muhtemelen.
Freddie Mercury ve pos bıyıklı
sevgilisi Jim Hutton

Salvador Dali: Sürrealizm denilince akla ilk gelen, kameralara verdiği tuhaf pozları, yukarı dönük bıyığı, çizdiği tablolar, yazdığı senaryolar, evli olmasına rağmen eşinin evine getirdiği kişilerle çok sık yaşanan gayri meşru ve "çarpık" ilişkiler, eşcinsel temayülü, kibri, sado mazoşizm meyalliği... kısacası meşhur olmak için yaptığı bütün o sıradışı şeylerle, 20. yüzyılı bozanlardan, ahlaki erozyonu başlatanlardan birisi. Bunun kankasi Luis Bunuel de hakeza.
çılgınlığın ve deliliğin
ötesinde muhtemelen

Rock Hudson: Birlikte olduğu erkeklere, "Seninle birlikte olduk ve doktorum bana AIDS kapmış olabileceğimi söylüyor, lütfen doktoruna git ve kontrol ettir kendini" diye mektup yazan şahsiyet. İlişki yaşadığı elemanlardan birisi, ölümünden sonra kendisi dava etmiş ve "AIDS" olduğunu bildiği halde, benimle aylar süren ilişki yaşadı" diyerek tazminat talep etmiş ve mahkeme kendisi haklı görerek almıştır. "AIDS", "homoseksüellik" gibi kavramların, artık daha rahat, sanki sıradan şeylermiş gibi konuşulmasının yolunu açan kişidir. Zira bunun ölümünden sonra, böyle ahlaksızlıklar ve daha acısı, böyle ahlaksızlıkları alenen yapma ve duyurma işleri çığırından çıkmaya başladı. Scientology (Bilim) Kilisesi mensubuydu.

Rudolf Nureyev: "En büyük dansçılardan" diye gündemde tutulmaya çalışılan ahlaksızlardan birisi. Açıkça sapık ilişkilerini söyledi diye, bazı çevrelerce "kahraman" falan ilan edilen, sayısız gayri meşru ilişki yaşayan bir midesiz. Sovyetler Birliği zamanında, Tatar bir ailede doğdu, "su testisi su yolunda kırılır" kabilinden, AIDS yüzünden öldü. Müslüman bir aileden geldiği halde, Ortodoks Hristiyan olmuştur.

Madonna: Hem hayatı hem şarkıları hem gayri meşru ilişkileri hem de sahnelerde yaptıkları ile, bir şekilde gündemi meşgul edebilen, ahlaksızlık bayrağının en öndeki taşıyıcılarından. "Homofobi" diye uydurulan güya öcü ile çok mücadele ettiği için takdir topluyor. LGBT denilen oluşumların bayraktarlığını yapmakta. Ve böyleleri maalesef "İnsan Hakları aktivisti" olarak çok alkış alır. Bu kadın, daha yeni piyasaya girmeye çalışırken, karşısına çıktığı menajer tarafından, "karşımda bir hayat kadını olduğunu sanmıştım" diye övülen!!! birisi. Haliyle semavi dinlere de mesafelidir.
Yaşlandıkça ahlaksızlıklarını
artıran Madonna

Woody Allen: Amerikalı Yahudi asıllı yönetmen ve senarist. Kadın-erkek ilişkileri üzerine yaptığı pervasız filmlerle tanınır. Filmlerinde, gayri meşru ilişkiler peynir ekmek gibi giderken, hiçbir ahlaki manevi ölçü tanınmaz. Evlatlık kızı tarafından, kendisine cinsel taciz yaptığı yönündeki iddialar ayyuka çıkmıştır. Yahudi olmasına rağmen, kendini Agnostik olarak tanımlamaktadır.

Michel Foucault: AIDS'e bağlı nedenlerden ölen homoseksüel sapık. Ahlaksız din düşmanı çevrelerin pohpohlamaktan bıkmadığı ateist felsefeci. Sağda solda, kendine "entelektüel" süsü verip konuşanlar, bunun adını ağızlarına aldı mı, adeta boyut değiştirirler!
deney maksatlı çarpık ilişki yaşayıp
AIDS'ten ölen Foucault

Charlie Chaplin: "Sessiz Sinema" çağının rakipsiz oyuncularından. Binlerce diye ifade edilen sayıda kadınla gayri meşru ilişki yaşadı. Siyah beyaz filmlerin iyi kalpli, yardımsever kişiliği, küçük yaştaki kızlara tecavüz eden, sonra da kurbanları kürtaja zorlayan bir ahlaksızdı. Özel hayatını biraz tanıyanlar, kapısını her çalan dişi varlığa, "yatağa nasıl atarım" diye yaklaştığını bildirmektedir. İngiliz ve ateisttir.
çok kızın kanına giren Chaplin

Sigmund Freud: Ateist din düşmanı tayfanın bayıldığı, tarihin en alçak sapıklarından birisi. Yahudi bir aileden gelmekle beraber, ateist olmuştur. Normal bir insanın dahi düşünürken tiksineceği şeyleri, güya psikanalize tabi tutup kitaplarına geçirmiş, bebekler ve küçük çocuklar için akıl almaz saçmalıklar kaleme almıştır. Söylediklerinin çoğu, birazcık ahlaki omurgası olan insanlarda nefret uyandırır. Bozuk Hristiyanlık'tan kurtulmaya çalışan Batı'nın, din ve ahlak olmadan ne hale gelebileceğini gösterir.

David Bowie: Şişirildikçe şişirilen ahlaksızlardan birisi daha. Neredeyse her "çaplı" İngiliz gibi, homoseksüelliğe ve biseksüelliğe meyyal. Yaptıkları, ettikleri ile, hala birazcık ahlak ve din kırıntısı taşıyan gençleri yoldan çıkarmak için uğraştı. Ateizm-Agnostisizm uçlarında dolandı.
ne kadar farklı ve uçlarda olursan
o kadar hayranın olur

Stephen Fry: Al bir İngiliz ateist daha, üstelik annesi Yahudi! Kendisinden çok küçük bir erkekle evlendi! LGBT denilen tayfaya yan gözle bakanları, barbar ve nazi diye itham eder. Senelerce uyuşturucu kullanmıştır.

Mick Jagger: David Bowie'nin kankası! Ondan bir fazlası var, o da "sir" ünvanı. Geri kalanı neredeyse aynı.

John Lennon: Çarpık dini görüşlü, kafası her zaman dumanlı İngiliz. "Imagine" diye, yerlere göklere sığdırılamayan bir şarkısında; dünyanın din olmadan, daha yaşanılabilir bir yer olacağını ve insanların barış içerisinde yaşayacağını hayal eder. Ne kadar ahmak olduğunu anlamak için, bu şarkının sözlerine göz gezdirmek kafi.

Iggy Pop: Sahneye genelde yarı çıplak çıkan, uyuşturucu bağımlısı, ağzı pis rockçı. Gençliğinde sahnedeyken her türlü rezilliği yapmışlığı vardır.

Elton John: İngiliz, ateist ve eşcinsel... Ha unuttuk, herif "sir" bu arada! hakkındaki iddialar, yenilir yutulur cinsten değil.

Andy Warhol: Cinsel eğilimlerinden inancına, sanat diye yaptığı şeylerden özel hayatına kadar olan her şeyiyle, gençleri yoldan çıkarmak, ahlaksızlığı daha fazla yaymak için çalışmış şeytanın askerlerinden birisi! Bazı çevrelerde "entelektüel" olarak isim yapabilmek için, bu alçak herifin yaptıklarını beğenmeniz, takdir etmeniz lazım elbet! Bedri Baykam'ın daha da ileri! halini bir tasavvur edin desek...
20. yüzyıl çılgınlarından
bir çılgın daha: Andy Warhol

George Michael: İngiliz ateist ve homoseksüel şarkıcı. Tek gecelik ilişkiler peşinde, uyuşturucu, alkol batağında depresyon içinde öldü. Yatıp kalktığı erkeklerden birisi de AIDS nedeniyle ölmüştü.

     Görüldüğü üzere, bu isimlerden çok bilinen sadece birkaçına bakıldığında, İngiliz vatandaşı veya "İngiliz tornası"ndan geçenlerin, bu listeye dahil olması daha kolay gibi duruyor. Bunun yanında eşcinsel, ateist, pervasız ve kamuoyu oluşturacak kadar "cazgır" olanlar, isimlerini tarihe altın! harflerle yazdırma potansiyeline sahip.

    "Ama efendim, bu zevata çok saldırmıyor musunuz, siz çok mu pîr-ü paksınız yani?" diyenlerin, şunu dikkate almaları lazım gelir; hedef alınan kişilerin çarpık ilişki yaşaması, özel hayatlarında çok feci şeyler yapmış olması değildir esas mevzu. Başlıca sıkıntı, bu işledikleri gayri meşrulukları, ulu orta yapmaları, bunları toplumların ahlakını bozacak şekilde herkesin gözü önünde işlemeleri ve hatta bunlarla gurur duyup, fillerini savunmaları.

22 Şubat 2019 Cuma

Türk Gençliğinin Alter Egosu; EKŞİ SÖZLÜK



     Ekşi Sözlük olarak bilinen ve klasik bir sözlükten ziyade, interaktif bir yorum mekanı olan platform, tam 20 senedir varlığını sürdürebilen nadir sitelerden birisi. Varlığını sürdürmek bir yana, bu siteye olan alaka, yıl geçtikçe daha da arttı. Yani şöyle bir düşünün, 1999 senesinden, ta bu zamana kadar kaç tane Türkçe, hatta İngilizce site ayakta kalabildi ki... Evet, bayağı az. Elbette bu karşılıklı etkileşimli platformun ayakta kalabilmesinin en önemli sebebi, gençlerin içini rahatça dökebilmesi, üstelik bunu yaparken, günlü hayatta "mahalle baskısı" diye tabir edilen toplumsal normlardan, "nick" diye tabir edilen müstear isimlerle, gerçek kimliklerini gizleyerek, kısmen de olsa kaçabilmeleridir.

     Türkiye'de internet kullanımının kısmen yaygınlaşmaya ve ferdi kullanıcıların bağlanmaya başlaması ile birlikte, 2000'lerin başlarında, çoklu paylaşımlı sitelerden önce forumlar ve dolayısıyla "forum kültürü" gelişti. Biraz vahşi, bayağı düzensiz ve oldukça kafa karıştırıcı ilk yıllardan sonra, internet kullanımı daha düzenli hale geldi haliyle. Gerçi forum kültürü bir şekilde hala devam ediyor ancak sadece çok üyeli ve belli konular üzerine yoğunlaşan siteler vasıtasıyla. İşte Ekşi Sözlük, hem o vahşi dönemi, hem de forum furyası dönemini atlattı ve her geçen sene ziyaretçilerini artırarak, hayatına devam etti. Ama nasıl geldi? Önce o ilk yıllarına kısacık bakalım:

     Sözlüğün fikir babası ve kurucusu, sanal alemde bilinen en eski nicklerden biri olan "SSG" olarak da tanınan Sedat Kapanoğlu. 20. yüzyılın ilk sülüsünde, Yugoslavya'dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Eskişehir'de doğan Kapanoğlu'nun okullarla arası iyi olmamasına rağmen, merak saldığı bilgisayar dünyası ile erken yaşta tanışıklığı ve atılımları sebebiyle, projelerinden birisi olan Ekşi Sözlük isimli platformu hayat geçiriyor. Tabi ki ilk başlarda fazla kimsecikler yok sitede. Sedat'ın birkaç arkadaşı hariç (bu arkadaşların ne menem "arkadaşlar" olduklarına bilahare bakacağız). Bu arkadaşların siteyi devamlı sıcak tutmaları, sözlüğün, arama motorlarındaki bazı kelime aramalarında önde çıkması (SEO daha yok galiba ortalıkta tam manasıyla) her geçen gün ile birlikte daha fazla gencin içeriye akın etmesine neden oldu. Hatta birkaç kere yazar alımlarının, teknik ve denetim yetersizliğinden dolayı, durması, siteyi daha da "elit" ve girilmez havaya sokunca, kapıda bekleşenler iyice arttı. Sonrası malum zaten... Her yer reklam!
Sözlüğün ilk hali

     Kapanoğlu'nun en başta tasarladığı site, kendisinin de tabiriyle çok ilkel ve geliştirmeye muhtaçtı ancak onu diğerlerinden, "sol frame" denilen zımbırtı muhtemelen. Site evrildikçe fonksiyonu daha da öne çıkan bu sol frame, o gün veya o zaman diliminde, sözlüğe girilen başlık, entry ve entry sayılarını ihtiva eder. Dolayısıyla bu sitede, forumlardaki gibi ana menüye çıkıp, herhangi başlığı seçip içine girmek gibi biraz soğuk ve uzak işlemler yapmak yerine, doğrudan tek tıkla hem yazılanları görebiliyor hem de sol taraftaki başlıkları takip edebiliyorsunuz. Sözlüğün diğer sitelerden başka bir mühim farkı da, devasa bir arşiv olması ve doğru arama parametrelerini girdiğinizde, aradığınız konu ile alakalı, anında derinlemesine bilgi sahibi olmanız.
Halef-Selef (SSG- Kanzuk)
Sedat Kapanoğlu ve Başak Purut 

     Evet, site devasa bir arşiv ancak neyi nasıl arayacağınızı bilmiyorsanız, fake başlık ve entryler arasında kaybolmanız ve daha da kötüsü bir sürü saçmalıkla dolu, elleriniz ise boş şekilde çıkmanız gayet mümkün. Zira öyle başlıklar var ki, genel kültürümüz biraz zayıf olsa, Torku'nun bira ürettiğine, Queen diye bilnen dünyaca meşhur grubun Afyon'da konser vermiş olduğuna, Bilecik diye bir yerin hiç var olmadığına rahatlıkla inanabilir, "öyle bir şey olur mu hiç" diye size itiraz edenlere, sayfalar dolusu entryleri delil niyetine gösterebilirsiniz.

     Ancaaak, bu çok önemli bir ancak, gelelim esas konuya. Esas konu ise, bu sözlükte yazanlar, yazılanlar ve tabiri caizse "boruyu öttürenler". Şimdi evvela şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Ekşi Sözlüğün kurucusu dahil, ilk kullanıcılarının hemen hepsi, hadi yine de din düşmanı demeyelim fakat her halükarda İslamiyete soğuk bakan, birçok hükmünü beğenmeyen tipler. Zaten kritik nokta da burada. Sözlüğün en çok tutma sebebi de budur esasında. Ülkemizde maalesef, gençlerin dinle, dinin emir ve yasakları ile sıkıntısı, alıp veremediği var (tarihi ve sosyolojik boyutuna girecek değiliz). Bunu da en rahat, Ekşi gibi, nick arkasına sığınıp, "alter ego"sunu rahatlıkla boşaltan gençlerin üşüştüğü mekanlarda görebiliyoruz. Tabi ki İslam Dini ile olan husumet, tarih, siyaset, edebiyat, bilim gibi daha bir sürü dalı doğrudan etkiliyor.
Sözlüğün ilk yazarları: esekherif, guru, teo
(yazdıklarının ne minvalde olacağı görünüşlerinden belli)

     Ekşi Sözlük denilen internet sitesinin, ucundan kıyısından İslamiyetle, kaderle (ve bazen de tüm Semavi Dinler ile) alakalı başlıklarına göz gezdirdiğinizde, o kin ve nefret hemen gözünüze ilişiyor. Siteyi kuranların bu konudaki öncülüğü, adeta din düşmanı bir topluluğa, "hoş geldin, burada rahatlıkla her türlü kutsala hakaret edebilirsin" yeşil ışığını yakıyor... Varsa yoksa dine ve etkilediği tüm alanlara sövmek çok prestijli burada. Bir dereceye kadar var görünen filtreleme ve denetim mekanizması ise, genelde bu konularda göz ardı ediliyor. Eleştiri ve akıl mantık çerçevesinde delilli (bunlar da var tabi ama devede kulak) yazılardan değil, alenen, göz göre göre hakaret, aşağılama ve iftiralardan bahsediyoruz. Bunlara karşı çıkan sesler ise, oranlamak gerekirse son derece düşük ve çoğu zaman da cılız. Dinle doğrudan alakalı mevzularda, sesin cılız çıkmasının başlıca sebebi ise, sözlüğün "efendilerinin" kendi mahalle baskılarını dayatması ve her karşı çıkan sesi, "trol" meczup, dengesiz diye yaftalaması. Ayrıca, bazen sol tarafta öyle başlıklar açılıyor ki, insan okurken hicap duyuyor ama gel gör ki o edepsiz başlıkların altları sayfalarca yazı ile doluyor. Yanı kısacası, o metrobüste, iş yerinde, üniversitede, sağda solda gördüğümüz gençlerin bir kısmı (ve maalesef bunları sesi çok çıkar, sosyal medyayı iyi kullanır), müthiş bir mukaddesat nefreti, anarşizm ve hedonizm ile besleniyor.

     İşin en garip yanı ise, sözlüğün ilk üç senesi hariç, ömrünün tamamını Ak Parti iktidarında geçiriyor olması. Hem de, sık sık dine referanslar veren, dini bir çevreden gelen, muhalifleri, hele de sözlükte kendisinden, "yıkılıp gitsin de memleket isterse yıkılsın, batarsa batsın" derecesinde ölesiye nefret eden karşıtları tarafından "diktatör" ve müstebid olarak sürekli tenkit edilen ve akla hayale gelmeyecek suçlama ve iftiralarla saldırılan bir liderin gözü önünde.