Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Zamane Bağımlılıkları ve Uyuşturucuları Follow my blog with Bloglovin

3 Eylül 2017 Pazar

Zamane Bağımlılıkları ve Uyuşturucuları

     Breaking Bad dizisini "bad" yani karanlık tarafa götürüp çeşitli maceralar yaşatan, "Heisenberg" namlı karakteri ve "saf mavi"sini anacak değiliz elbette fakat günümüz gençliğinin beynini uyuşturan, çoğu "legal" görünen şeylere bir göz atmak lazım.

     Sahi, bundan 150-200 sene evvel, dünyanın nispeten medeni sayılabilecek bir yerinde yaşıyor olsaydınız, hayatın nasıl olurdu? Daha doğrusu hayatınızda, sinema, televizyon, bilgisayar, cep telefonu, internet, müzik (endüstriyel ölçekte tabi), futbol (dolayısıyla takım taraftarlığı) vesaire olur muydu? Hayır! Muhtemelen ya tarladaki işlerinizi kovalıyor ya cami veya kilisedeki dini derslere devam ediyor ya da savaşta veya savaş hazırlığında olurdunuz.

     Ancak 20. ve 21. yüzyılları yaşıyor olmamızla birlikte, mesafeler azaldı, savaşlar (büyük çaplı olanları en azından) azaldı ama bambaşka şeyler çoğaldı. aralardaki boş zamanları dolduracak bir sürü ıvır zıvır peyda oldu. Fakat bu boş zaman doldurmalık şeylerin, günümüz insanının öncelikleri haline gelmesi uzun sürmedi.

     1. Futbol ve Takım Taraftarlığı: Dünyanın en ücra köşesinde, derme çatma bir kulübede hayatını idame ettiren, ayağında ayakkabı namına bir şey olmayan, yarı çıplak, karnı aç bir çocuğun sırtında, çok meşhur bir futbolcunun formasını görünce ne hissedersiniz? Sahneyi daha da belirginleştirelim; Bu çocuğun yürüdüğü ve yol demeye bin şahit isteyen çamur, pislik karışımlı yolun yan tarafındaki, kocaman "Coca-Cola" levhalı bakkalı gözünüzün önüne getirin. Hatta biraz daha hardcore haliyle, elinde Kalaşnikof olan, sümüklerini bile zapt etmekten aciz bir tıfılı canlandırın muhayyilenizde! Gerçi "canlandırmaya ne gerek var, bunu Afrika ile alakalı belgesellerin çoğunda görüyoruz zaten" dediğinizi duyar gibiyim!

     Neyse, Coca-Cola'nın ve Kalaşnikof'un bu çocuğun civarına nasıl yerleştiği ve eline nasıl geçtiği mevzusu, başlı başına bir araştırma konusu, o ayrı. Peki ama tek iyi yapabildiği şey, futbol topu denilen, içine hava şişirilmiş deri bir yuvarlağı tepmek olan birisinin ismi, nasıl olur da içme suyu dahi bulmakta zorluk çeken masum bir çocuğun sırtında yer alır. Daha da acısı, o çocuk nasıl olur da, meşhur top tepicisinin formasını sırtında taşımaktan gurur duyar?

     Bu sorunun cevabı, futbolun o sihirli ve sıtma gibi tesirli parlak görünen dünyasında saklı:
Kelimenin kökenine, tarihine girecek değiliz... Bunlar zaten malum. Uyuşturucu olma özelliğine varmasına neden olan mühim olan bir noktasıdır bizi ilgilendiren; "Takım taraftarlığı" olgusu. 20. asır ile birlikte, sari bir hastalık misali kitleleri tesiri altına alan bu eğlence, takım oyunu olması hasebiyle ve birdenbire çok büyük kitlelere ulaşıp izleyici bulması neticesinde, karşılıklı olarak oynayıp rekabet eden takımlardan birini "tutma" olayı doğdu. Kulüp takımlarının giderek büyümesi, rekabetlerin kızışması, değerli gözüyle bakılan futbolcuların bol sıfırlı transferleri, "milli takım" denilen ve bir ülkenin tüm halkını temsil ettiği düşünülen takımların desteklenmeye başlaması, bu "takım tutma" merakını, derinliğini ve sertliğini artırırken, düzenlenen turnuva ve kupaların artması ve sıklaşması, işi iyice çığırından çıkardı.
"en büyük bizim takım
ulen... Ona göre!" 

     Şu kupada mücadele edecek takımının son transferlerinden tutun da, formasından anahtarlığına kadar her satılan armalı şeylere sahip olma hastalığına, takımın bu sene ligdeki düşük performansından, başkanın "zaruri" transferleri yapmamasına karşısında yaşanan kızgınlığa kadar bir sürü, ana bağımlılığı besleyen ara hastalıklar zuhur etti. Takım-taraftar ilişkisinin giderek zıvanadan çıkması, "hasta bilmem hangi takımlı" seviyesine ve akıl tutulmasına kadar vardı. Taraftarlık olgusu yukarıdaki sayılan haliyle kalsa, yine bir dereceye kadar mazur görülebilirdi belki ama statları dolduran, varını yoğunu takımı için harcayıp, hazerde ve seferde her maçına gitmekle övünen ve kendilerini "hasta" olarak addeden sempatizanların, karşı takım taraftarları ile, bazı hallerde ucu ölüme kadar varacak şuursuz kavgalara girişmeleri, gelinen durumun ne denli vahim olduğu açıkça gösteriyor.

     Artık günümüzde, verdiği her sigara ve çay molasında, hatta bunu bırakın, en ciddi iş toplantısında, söz yanlışlıkla veya bilerek, hazirundan birisinin delicesine tuttuğu bir takımın evvelki günkü feci mağlubiyetine geldiğinde, işine karşı duyması gereken heyecan ve adanmışlığı kat be kat sollayacak bir tutkuyla, takımını savunmaya kalkışan ve toplantının canına okuyan, kelli felli, doktora tezli insanlar görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz, iki tane anlı şanlı üniversite bitirip, alanında doktora yapan kişiler, eğitim konusunda neredeyse sıfır olan, ağzı küfürlü ve sürekli olarak kavgalara karışmakta beis görmeyen top tepicileri, bırakın sadece manevi olarak, bilakis maddi olarak da destekliyor.

     2. Müzik: Güzel sanatların bir kolu denilen ve sihir gibi tesir edip dinleyenleri kendine bağlayan, "müzik ruhun gıdasıdır" gibi medhiyelerle övülen, düzenlenmiş seslerle verilen isim. Günümüzde, müziğe kendini kaptırmayan kimse hemen hemen yok gibidir. Bilhassa duygusal olan veya bir şekilde bunalıma girmiş olanlara çok daha etki ettiği bilinen bir gerçektir. Müziğin, insan hisleri üzerindeki tesiri, hiç de azımsanacak derecede değildir. Mutlu olana sınırları aştıran, üzüntülü olanı bunalımlara sürükleyen, karşı cinse olan kavuşma arzusunu, şehveti kamçılayan, melankolinin her kademesine insanı sokan şarkıları bir hatırlayın!
kulaklığı tak, müziği aç
gerisini boşver!

     Ata Demirer'in bir gösterisinde sarf ettiği şu cümle ne kadar manidardır bu bağlamda: "Tanımadığın kızlara aşık olursun, sırf o müziğin yüzünden!" Müzik, kullanılan miktar, zaman, içinde bulunulan ruhi hal ve şarkıların niteliğine göre, kendisine teslim olanlara aynen bir uyuşturucu gibi tesir ettiği yadsınamaz bir gerçektir. Ön yargısız yapılan araştırmalar da bu gerçeğe işaret etmektedir zaten.

     3. Televizyon: 20. asrın bir başka oyuncağı ve vakit öldürme vasıtası. Bu kutu, evin olmazsa olmazları arasındadır ve evin en mutena köşesindeki yeri asla sorgulanmaz. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden biri gibidir. Genç yaşlı, erkek kadın, çoluk çömbelek, kısacası herkes bu uyuşturucunun pençesindedir ve bu, değerli zamanını havaya uçurmak bir yana dursun, aile ve çocukları, son derece zararlı muhteviyatın önüne atıvermekten başka bir şey değildir.
TV karşısında beyni eridikçe,
karnı şişmeye devam edenler!

     Televizyon denilen şey, esasında bir eğlence aracıdır ve ekran karşısına geleni orada daha da çok tutmak için tasarlanmış program ve saçmalıklarla doludur. Ve bilmem söylemeye gerek var mı, tabi ki sunulanların hemen hepsi, en azından hiç faydalı değildir (zarar vermesi ise, inanılmaz boyutlara varabilir). Bebek ve çocuk çağındakilere verdiği hasar, zaten araştırmaların gösterdiği bir vakıadır.

     4. Bilgisayar, İnternet ve Akıllı diye övülen Telefonlar: Bu üç sihirli kelime hayatımıza peyderpey girdi ve girmeye başlayalı daha 20 sene bile olmadı ancak tesirini göstermesi de bir o kadar kısa sürdü doğrusu. E-mail ve aracılığıyla çeşitli faydalı bilgiler edinmek gibi masum "gel gel"lerle başladı, Facebook, Twitter, Instagram, oyunlar vs... gibi zamanımızı emen ve kendine esir eden şeylerle devam etti... Ve kim bilir daha ne şiddette devam edecek!
ölümüne selfie!

     Özellikle gençlik arasında, yukarıdaki üçlünün pençesine düşüp robotlaşan, vaktinin çoğunu ekran karşısında geçiren ve tıpkı uyuşturucu tedavisi görenler gibi tedavi ve terapilere muhtaç belki de yüz milyonlarca genç var dünya sathında. Hatta Çin'de, bu sayının korkunç rakamlara ulaşması neticesinde, gençler tıpkı askerlik vazifesindeki gibi kamplara toplanarak, gençleri içten içe kemiren ve zombi haline getiren bu hastalıkla baş edilmeye çalışılıyor. Kim bilir belki de çok yakın bir gelecekte, böylesine rehabilitasyon merkezleri daha da çoğalacak ve içleri dolup taşacak.
ekran uyuşturucusu bağımlıları
rehabilite olacak mı bakalım?

     5. Sinema: Çok büyük kitlelere tesir kuvveti olması hasebiyle, müthiş bir propaganda vasıtasıdır. "Ak"ı kara, "kara"yı ak göstermede üstüne yoktur ve bu konuda şüphesiz bir uzmandır. Nazi Almanyası'nın perde tutkusu ve propagandasından tutun, Sovyet Rusya sinemasına ve son 50-60 seneyi domine eden Hollywood sinemasına kadar her güç, sinema perdesinin sihrini, genç dimağları etkilemek ve bu sihir aracılığıyla, onları kendi hedef ve emelleri uğruna kullanmak istiyor. Gençler de bu konuda dünden razı olunca, damara şırınga edilen uyuşturucu hem daha etkili hem de daha uzun süreli tesir ediyor. "Türk" görünümlü ancak mukaddesata verdiği zarar, hiç de milli olmayan sinemamız hakkında daha derin araştırma.

bu sinema daha neremize
kadar girecek ki?

     Aslında yukarıda sayılan maddeler (müzik ve futbol hariç tabi) iki ucu keskin bıçak gibidir. Yani şerre hizmet etmek için kullanılırsa şer olur ancak hayırlı kimselerin ellerinde erdem, iyilik ve güzellik adına ne varsa ona yardımı olur... Hem de muazzam boyutlarda.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder