Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Breaking Bad Dizisi Üzerinden Amerikan Toplumuna Şöylemesine Bir Bakış Follow my blog with Bloglovin

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Breaking Bad Dizisi Üzerinden Amerikan Toplumuna Şöylemesine Bir Bakış


     "Abi Breaking Bad diye bir dizi buldum süper" ünlemli ifadesi ile başlayacak olursak bu sefer, diziler tarihinin en başarılı yapımlarından birinden söz ettiğimiz gerçeğini teslim etmemiz lazım gelir herhalde! Temposu ara sıra biraz düşse de, genel olarak senaryonun doluluğu, derinliği, zenginliği ve devamlılığı, kurgunun çok iyi olması ve en mühimi, aşmış oyunculukların varlığı, bu diziyi gelmiş geçmiş en iyi drama ve dizilerden biri yapıyor. Breaking Bad'in bu kadar çok tutulmasının sebeplerinden biri de şüphesiz, hem eyalet hem de federal bazda, Amerika Birleşik Devletleri denilen ülke hakkında gayet gerçekçi ve derinlemesine bir kesit sunmasıdır. Dizinin genel konusu; akciğer kanseri olduğunu öğrenen başarılı bir kimya mualliminin, öldükten sonra, ailesinin geçimini sağlayabilmesi için uyuşturucu üretimi ve sonrasında da satımına girişmesidir. Gelelim başlıca karakterlere ve fiiliyatlarına (DİKKAT: bundan sonraki kısımlarda spoilera rastlama ihtimaliniz, peynirli poğaçanın içinde peynire rastlama ihtimalinden daha fazladır):

     Walter White (Bryan Cranston): Dizinin protagonisti ve lokomotifi. Al Pacino'nun Dog Day Afternoon'da, Robert De Niro'nun Raging Bull'da, Roberto Benigni'nin Life is Beautiful'da, Leonardo DiCaprio'nun Blood Diamond'da, Heath Ledger'in The Dark Knight'ta sergiledikleri performansları gölgede bırakacak ve hatta bazen arkasında dahi bırakacak oyunculuğu ile diziyi götüren kişidir. Walter White, Nobel mükafatına varacak derecede zehir gibi bir kimyacıdır. Temelini attığı şirketten sadece 5 bin dolar alarak ayrılmış (bir takım ayak oyunları ve ihtiyaç meselesi) ve ardından, kurucularından olduğu şirketin NASDAQ'a rahatlıkla girebilecek kadar büyümesine şahitlik etmiştir. Bu ayrılma sürecinde ve sonrasında kendisine haksızlıklar yapılmıştır ve dolayısıyla hınç doludur. Hınç doludur ama bir o kadar da pısırık ve ödenmesi gereken mortgage ve faturalar arasında sıkışmış kalmıştır. Üstelik oğlu sakat ve "planlama" olmadan doğacak olan bir kız evladı da yoldadır. Öğretmenlikten arta kalan zamanlarda bir oto yıkamacısında ek iş yapmakta, ezikliğine eziklik eklemektedir (Ekmeleddin İhsanoğlu için buradan bir slogan daha çıkabilir gibi). Günlerden bir gün, bütün bu itibarsız, sünepe ve silik kişiliğine bir son vermeye karar verir ve eski bir talebesi aracılığı ve ortaklığı ile suni bir uyuşturucu olan metamfetamin üretimine başlar. Nasıl olsa kimyada süperdir, her şeyini ortaya koyar ve neticede, keşlerin ve satıcıların başını döndürecek "masmavi" bir ürün çıkar. Bu uyuşturucu yapımı süreci, sadece dünyanın en saf "meth"ini ortaya çıkarmakla kalmaz, Walter White'in başarıya, özgürlüğe ve liderliğe susamış egosunu da, giderek bir uyuşturucu baronu kılığına girecek olan "Heisenberg" adıyla ortaya çıkarır (Slavoj Zizek'ten bir The Pervert's Guide To TV Series gibi bir eser ve haliyle psikanaliz beklemek hakkımız sanırım). Önce ailesine yetecek olan miktarı hesaplayan ve orada duracağını iddia eden Walt, piyasanın kurdu uyuşturucu satıcılarının dahi canına okuyan egosuna teslim olur ve her şeyi olduğunu iddia ettiği ailesinin kendisini dışlamasına rağmen, uyuşturucu yapımı için kullandığı ekipmanların arasından mutlu bir Heisenberg olarak can teslim eder.

iki kafadar "saf mavi"nin peşinde

     Jesse Pinkman (Aaron Paul): Walter White'in birlikte uyuşturucu işine girdiği, haylaz ve tembel eski talebesi. Kırk kere tövbe eder sonra yine uyuşturucu kullanmaya devam eder. Disiplinsizdir ve kendine güveni fazla yoktur. Eski kimya mualliminin güdümünde, uyuşturucu piyasasında Heisenberg'ün stepnesi olarak yer edinir. Tabi bu arada bir sürü dert açar başına.

     Skyler White (Anna Gunn): Walter White'in kafası biraz karışık (akşam akşam kötü konuşturmayın beni) eşi! Ailesine düşkündür güya ama eşini kıskandırmak ve onun dikkatini çekmek için onu aldatmaktan geri kalmaz. Gün gelir "olan olmuş" der ve tamamen "duygusal" sebeplerden ötürü Heisenberg'e arka çıkar, gün gelir ondan can düşmanı gibi kaçmaya çalışır.

     Hank Schrader (Dean Norris): Walter White'in bacanağı ve dostu, Heisenberg tiplemesinin amansız düşmanı ve takipçisidir. En ufak bir delilin dahi peşine düşen, son derece zeki bir narkotik büro elemanıdır.

     Marie Schrader (Betsy Brandt): Skyler'ın çenesi düşük ve kleptoman kız kardeşi. Hank'in eşidir.

     Walter White Jr. (RJ Mitte): Walter-Skyler çiftinin ilk çocuğu. Dizinin bana göre en zayıf karakterlerinden biri. Bu kadar problemli bir ailede olup da abuk-subuk işlere kalkışmayan bir ergen Amerikalının varlığı, dizinin inandırıcılığını biraz zedelemiş gibi geldi bana. Önceleri babasına arka çıkarken, gerçekleri öğrenmeye başlayınca Hank eniştesinin safına geçmiştir.

     Saul Goodman (Bob Odenkirk): İşte dizinin en renkli ve matrak karakteri! Rasyonaliteyi azcık zorlasa da, böyle bir tiplemenin olması, dizinin drama ağırlığını biraz hafifletip, biraz sarkastik ama ölçülü mizah ve hatta kara mizah parçacıkları ile kaliteye kalite katmıştır. Tam fırıldak bir avukattır ama işini, kanuni boşlukları ve karanlık dünyayı iyi bilir. Para sevdası ve güç korkusunun kendisine yaptıramayacağı bir iş yoktur. Mutlaka her sektörde, "dark side"a bulaşmış bir tanıdığı vardır dolayısıyla kanun kaçkınlarının, adaletin arkasında dolanıp birkaç puan almak isteyenlerin ideal sığınağıdır.

     Mike Ehrmantraut (Jonathan Banks): Yine dizinin alamet-i farikalarından mükemmel bir tip! Kötü adamın arkasını toplayan, ayak işlerini halleden, asla ihanet etmeyen, zeki ve kurnaz polis eskisi. Bazı işleri ile akla, Pulp Fiction'da Harvey Keitel'in canlandırdığı "Wolf" karakterini andırır.

     Gustavo Fring (Giancarlo Esposito): İzini kaybettirme ve dikkatleri başka yönlere çekme konusunda uzman, işini asla şansa bırakmayan, iyi adam görünümlü uyuşturucu baronu. Legal işini, karanlık dünya ile başarılı bir şekilde harmanlamıştır.

     Neden "Amerikan toplumuna bir bakış" dedik? Çünki bu dizi, çok güzel bir fotoğrafa çekiyor. Bu fotoğrafı çekerken de, Amerika'yı ve Amerikalıları katman katman görebiliyorsunuz... hele de mevzubahis, aile ise. Bu çekilen "fotoşopsuz" fotoğrafın bazı detaylarını inceleyelim (bu bir genelleme elbette):

      Tüm Batı toplumlarında olduğu gibi, kendisine "ayak bağı" olarak gördüğü dini (her ne kadar bozuk olsa da), belli zaman ve formlara hapsetmiş, dini ve dolayısıyla ahlaki değerleri arka plana itmiş Amerikan toplumu da, samimiyetsiz ve soğuk ve hatta yok olmak üzere olan bir "aile" mevhumunun pençesinde kıvranmaktadır. Aile fertleri birbirlerinden uzak ve birbirlerine mesafelidir. Aynı yatağa giren ebeveynler dahi "sıcaklık"tan uzaktır. Çoğu anne baba, bir zaman sonra, iş yerindeki bir personelle ya da iş çıkışı bir içki içmek için uğradıkları bardaki bir yabancı ile tek veya çok geceli ilişkiler yaşamaktadır. Çocuklarla olan ilişkilerde de aynı durum mevcuttur ve bu "sıcaksızlık" en çok onları vurmaktadır. Ahlaksız ve kötü alışkanlık sahibi arkadaşlar, sıcak aile yuvasının yerini tutmak için vazife başındadır. Bir zaman sonra bu çocuklar da, yetişkinliğe adım attıklarından itibaren, ebeveynlerinin işlediği haltları, misli ile işlemeye başlarlar.

     Peki Birleşik Devletler, bu ahlaki ve dini bağları zayıflamış vatandaşları ile nasıl başa çıkar? Eğer dini ve manevi müeyyide endişesi ve korkusu yoksa, maddi ve kısa vadede suç işleyenlere ceza verebilecek bir sistem kurarak tabi. Burada devreye, dizide de çok iyi işlenmiş iki tane (ki ikisi de aslında tek noktaya çıkar) korku devreye girer; birisi, çok katı vergi ödeme sistemi dolayısıyla "Maliye"den korku ve "kolluk kuvveti" korkusu. Öyle bir vergi denetimi düşünün ki, ortalama gelirinin dışında, çılgınlık yapıp biraz fazlaca ve göze batacak şekilde harcasanız, devlet hemen tepenize binip "senin maaşın buna elvermez, başka gelirin olmasın sakın" gibilerinden inceden inceye hesaba çekiyor ve tatmin edici cevabı olmayanları okkalı bir şekilde cezalandırabiliyor. Kolluk kuvveti korkusu ise, hemen her olaya müdahale ederken inisiyatif alıp silahını kullanmaktan çekinmeyen, yasaları iyi bilen yetişmiş polis teşkilatı ile ilk aşamada kendini gösteriyor. İkinci aşama ise, rüşvet ve adam kayırmanın minimum düzeyde yaşandığı ve çok sert cezaların çıktığı mahkemeler. Son aşama ise, ne kadın ne erkek hiçbir insan evladının düşmek istemeyeceği Amerikan hapishaneleri var.

     Anladığımız kadar ila, sefahetin, ahlak eksikliğinin, dejenere olmuş ailenin ve kötü çevrenin hüküm sürdüğü Amerika Birleşik Devletleri ve bunun gibi diğer bazı Batı ülkelerinin ayakta kalmasının tek sebebi; adalet mekanizmasının efektif ve can alıcı bir şekilde hayatın her kademesinde kendisini göstermesidir.

Netice: Kimya candır! 

2 yorum :

  1. Merhaba,

    Breaking bad özetiniz bence gayet hoş. Ancak analiz kısmında yaptığınız önermeler çok da yere basmıyor olabilir. Yani olayı "sıcak olamama" olayını sadece dini ya da manevi boşluğa bağlamak doğru olmaz gibime geliyor. Ülkemize bakacak olursak dini ve manevi bakımdan doluluk (!) gayet herkesin tasdik edeceği düzeyde ama gazetelerin 3. sayfası insanı insanlığından utandırıyor.

    Ben Amerika'yı görmedim ama İngiliz Edebiyatı okudum. Yani batı kültürü hakkında acizane bir şeyler bilirim belki.

    Modern insandaki bu çöküntü tek bir sebebe bağlı değil. Ne batı dünyasında ne de bizde. Ben materyalizm ve kapitalizmin harmanlanmasının çok büyük bir rol oynadığı kanısındayım.

    Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,

      yorumunuz için teşekkür ederim. Dediklerinizin bir kısmına katılmamak elde değil elbette. Batı'daki yozlaşmanın sebeplerinden "bir kısmını" kendimizce yorumladık diyebiliriz. Bizim toplumumuzun "manevi doluluğunu" ise bambaşka ve belki de daha uzun bir yazıda masaya yatırmak daha doğru olur.

      Sil